Gülüş'ün Köşesi

Mucize

laly1Gece boyunca uyumamış bir baba, 12 Nisan Pazar günü sabaha karşı Belçika’da bir hastaneden internete girerek bir blog açtı. O gün oğlunun doğum günüydü ama 4 yaşına giren küçük çocuk birkaç saat önce büyük bir kaza geçirmiş ve komaya girmişti. Paskalya çikolatalarını gizlice yiyebilmek için saklandığı evlerinin dördüncü katında her ne yaptıysa, arkasındaki geniş camın kırılmasıyla kendini zemin katta bulmuştu.

Aile soyluydu, varlıklıydı. Anne, güzeller güzeli başarılı bir romancıydı. Ama hayal gibi yaşantıları, son saatlerde bir kâbusa dönmüştü. Doktorlar, küçük Simon’un yaşasa bile sadece bitkisel hayatta kalabileceğini söylüyordu. Buna rağmen mucizelerin imkansız olmadığını eklemişlerdi. Aile, bu mucizenin kendilerini bulması için dua ediyordu artık.

Ben onlardan ortak bir arkadaşımız sayesinde haberdar oldum. Facebook sağ olsun, alakalı-alakasız herkesi böyle bir haberle darmadağın edebiliyor. Bu küçük çocuğu takibe almaktan kendimi alıkoyamadım. Gece gündüz “Çocuk ne durumda” diye sorarak bloğu açtım, baktım. Baba günde üç, dört, beş kez istikrarla güncelleme yaptı, takip edenleri merakta bırakmadı. Bloğun adresi ailenin yakınları dışında kimseye verilmedi, ben de vermeyeceğim.

images (1)Bir kaza olduğunda anne ve baba kendini suçlar. Daha doğrusu, ben öyle yaparım. Peki, bu boyutta bir felaketle nasıl yaşanır?
Annenin sadece ağır ilaçların yardımıyla ayakta durabildiğini hayal ettim.

Simon yaşam ile ölüm arasındaki savaşını ülkenin en iyi hastanesinde, soylu ailesinin ve seçkin çevresinin desteğiyle veriyordu. Papazlar, misyonerler yanıbaşına kadar gelip dualar ettiler. Bazı kiliselerde Simon adına toplu dua etkinlikleri düzenlendi.

Tam bloğu takip etmeyi bırakmaya niyetlenmiştim ki baba, Simon’un hastanede çekilmiş bir fotoğrafını koydu. Solunum cihazlarına, on çeşit ekrana bağlı küçük sarışın oğlan, şişmiş ve morarmış kafasının içindeki ödemle boğuşuyordu. Kendime engel olamayarak elimi ekrana götürdüm, fotoğrafı okşadım ve olabilecek en güzel şeyi dilemek istedim. Fakat “Yaşamalısın” demeye dilim varmadı. Yaşarsa bitkisel hayatta kalacaktı, eski günlerine dönmesi “mucize” olacaktı. O halde;

“Senin için en iyisi neyse, o olsun dilerim Simon”…

Haftayı, gözlerini o monitörlerden ayırmayan ailenin halini düşünerek, onlar için sabır ve güç dileyerek geçirdim. Bu esnada gitgide dikkatimi çeken bir şey, ailenin hiç hüzünlü sözler sarf etmiyor oluşuydu. Bizim ülkemizde TV’de acıklı bir habere fon olarak acıklı bir müzik konmazsa sanki olayın acıklı olduğunu anlayamayacağımız farz edilir… Bu alışkanlıkla, bu ailenin “Acımız büyük” diye yazması bana normal gelirdi. “Neler yaşadığımızı anlatamayız” denmesi, “Ben ne yapacağım şimdi, mahvoldum, hayatım bitti” sözleri şaşırtmazdı. Bunun yerine iyi niyetler, dualar ve Simon hastanedeyken onu ziyarete gelen gülümseyen yüzler, arkadaşlarında moral toplayan ablasının fotoğrafları yer alıyordu.
Acıklı sözlerin bu blogda hiç olmaması bir gariplik hissi veriyor muydu? Hayır, kesinlikle hayır. Metanetli, olumlu düşünmeye çalışan bir aileydi işte. Annenin hastanede kendini yerlere yatarak dövünmemiş olduğunu düşündüm sonra. Bu kültürel farklılıklar her koşulda dikkatimi çekiyor. Şu daha iyi, bu daha kötü demesem bile, ortada bir “fark” olduğunu görmeden edemiyorum.

Papazlar, dualar, pozitif enerjiler bir mucize yaratmak için yeterli olmadı. Ayın 17’sinde sabahın erken saatlerinde baba, Simon’un  oksijen sıkıntısının arttığını bildirdi. Küçük adamın nabzı oldukça düşmüştü. Üç saat sonra gelen haber, şu şekilde ifade edilmişti:

“Dualarınız ve niyetleriniz Simon’umuzu bize geri getiremediyse de, kutsal ışığa doğru bir otoyol inşa ettiler. Simon’umuz meleklerin ve ışığın yanına gitmeyi tercih etti. Her zaman kalbimizde olacak”

Sözler bitmiş, fişler çekilmiş, belki de bazılarımız rahatlamıştı! Nihayetinde beş gün beş gece Simon’un hayatının geri kalanını nasıl geçireceği sorusu, tüm aileyi altüst etmişti.

Ertesi gün, bir dürtüyle bloğu yeniden açtım. Okuduğum şey, bir mucizeydi.

Mucizeyi ne dualar, ne Simon’u takip edenlerin niyetleri yapmıştı. Anne ve baba, bu kararı nasıl, hangi metanetle verebilmişti bilmiyorum ama, Simon, bu mucizenin kahramanı oluvermişti işte:

“Simon’un hayata dönüşü bizim hayal ettiğimiz gibi olmasa da, yarın sabah kalbini ve böbreğini iki farklı çocuğa bağışlayarak yaşamını sürdürecek. Kalbinin atmaya devam edecek olması bizim için olağanüstü bir teselli. Simon öldü, yaşasın Simon!”

Gülüş Türkmen

Yazar, müzisyen, iletişim danışmanı.
www.gulusturkmen.com

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız