Kategorisiz

3 kardeş, üçü de birbirinden “kardeş”

Yaşı yakın üç çocuk annesinin bu yazısı içimizi ferahlattı:

Kardeşler arasındaki yaş farkı her anne için bir “kaygı”. Az yaş farkının da çok yaş farkının da farklı avantaj ve dezavantajları olduğunu da biliyoruz. Aklımız bu konuda epeyce karışık.

Kafamda 3. çocuk için 3 yıl beklemek varken 11 ay sonra haberini alınca ben de bu tip kaygılar yaşadım. Acaba çok mu erkendi? Artık iş işten geçmişti. Okuduğum her yerde hep “kardeş kıskançlığı” vurgulanıyor ve buna çözümler sunuluyordu. Açıkçası ben de bu kıskançlıktan çekiniyor, daha ikizlerime doyamamışken onları sevgim ve ilgimden mahrum bırakabilecek olmanın korkusunu taşıyordum. İşe hamilelik döneminde onları hazırlamakla başladım. Hamileyken doğum yapana kadar ayaktaydım, ne iş yerinde işimi, ne de evdeki işimi aksattım. Günlük rutin işlerime devam ettim. Çocuklarıma olan ilgime de elbette. Doğumdan 4 ay önce raporlu izne ayrıldım. Bu süreçte evde olduğumdan çocukları kreşten aldım ve karnı burnunda bir kadın olarak 6 ay ikizlerime kendim baktım. Hamileyim demeden onlarla daha çok ilgilendim, her gün aktivitelerimizi artırdım, daha çok sarıldım, öptüm, kokladım.

Karnım iyice büyümeye başlayınca onlara bir kardeşleri olacağını anlatarak başladım işe. Yeri geldi karnımı sevdirdim, yeri geldi doğacak bebeğimizin onları çok sevdiği için yanımıza gelmek istediğini, tekmelediği zaman karnımı sevdirerek onları özlediğini bu yüzden tekme attığını anlatarak bir bağ kurmaya çalıştım.

Doğum yaklaştıkça bu üçlü denge nasıl kurulacak merak ediyordum doğrusu. Tavırlarım işe yaradı mı, daha nasıl sorunlarla karşılaşacaktım.

Ve minik bir el daha dünyaya uzanmıştı. İlk 3 aylık dönemde ikizlerim de algısal açıdan ufak olduklarından tam henüz her şeyin farkında değillerdi. 3 aydan sonra ikizlerim de yaklaşık 2 yaşındayken artık bebeğin bir çok işine onları da karıştırmaya başlamıştım. “Kızım kardeşine bez getir altını değiştirelim, oğlum kardeşin çok acıkmış biberonuna süt koyalım da sen ver“ gibi ortam kurma çalışmalarındaydım artık. Sürekli anlatıyor, konuşuyor, kardeşlerinin her hareketini onlara açıklıyordum. Anlattıkça “hııı, öyle mi, tamam” refleksine sahip oldular ve ilerleyen dönemde iyice anlamaya başladılar bu durumu. Bir dönem kardeşleriyle ilgili herhangi bir görev verdiğimde kavga etmeye, bir yarış içine girmeye başladılar. Ben de bu sorunu “bezini sen getir Büşra’cım, ıslak mendilini de sen getir Yiğit’cim” diyerek çözmeye çalıştım.

Kardeşleri büyüdükçe onunla oynamak ister oldular. Hiç oynamayın demedim, sadece ekstrem durumlarda müdahale ettim. Genelde hep göz hapsinde tuttum 3’ünü de ve özgür bıraktım. Bizimkilerde hep bir “büyüme” tutkusu olduğundan, kardeşlerinin kendilerinden ufak olması işlerine geliyordu. Kendilerini daha 2 yaşından itibaren “ben ablayım, ben abiyim, ben Oğuzhan’ın abisiyim, ben Oğuzhan’ın ablasıyım” tanımlamasına sokmuşlardı bile. “Abi” ve “abla” olmak çok hoşlarına gitmişti. Kendilerinden küçük birine rehber olmak inanılmaz keyifliydi onlar için. “Annecim Oğuzhan küçük o yüzden şunu yapamaz yardım edelim olur mu” diye kurulan cümleleri ruhuma ilaç gibiydi. Ufaklığın neleri yapıp neleri yapamayacağını, hangi aşamalarda kendilerinden farklı olduğunu kavramışlardı. O ara onlara “küçük” ve “büyük” kavramlarını da öğretiyordum. Sanırım bu da durumu destekler nitelikteydi. Ufaklığa kızamıyordum bile, çünkü “Annecim kardeşimize kızamazsın o daha çok küçük” nidalarını duyduğumda hah dedim oldu bu iş.

“Aa, Büşra’cım şu oyuncağını kardeşin nasıl oynaması gerektiğini bilmiyor, ona öğretmek ister misin?” dediğimde içlerindeki o “büyük olma, bilmiş olma ve abilik-ablalık” ruhunu körüklemiş oluyor ve bir anda ufaklıkla oynarken buluyordum onları. Elbette ki ikizlere aktivite yaptırırken ufağı diğer elimle uyutmaya uğraştığım zamanlar da çok oldu. Ama değmiş diyorum şimdi. Değmiş ki birlikte güzel vakit geçiren, kedi gibi “mırlaşıp” oynaşan çocuklarım var. Aslında aile içerisinde belli bir düzeni, rutini ve olmazsa olmaz dediğimiz sevgi dili bulunan bir evde kıskançlık da dozunda oluyor, kardeşler arası kavga gürültü de. Kavgaya karşı değilim. Her bireyin kendini gerçekleştirme döneminde bu tip savaşlar verdiği bir gerçek. Bu anlamda karşı değilim, tartışsınlar, mücadele etsinler, birbirlerine zarar vermeden.

İkizlere zamanında “sıra“ kavramını çok büyük uğraşla öğretmiştik . “Sıra sende, sıranı beklemelisin.” Bu sıraya artık kardeşleri de dahil oldu, üçlü bir oyun oynarlarsa kendi aralarındaki “Önce sıra bende, sonra sende, sonra Oğuzhan’da“ konuşmalarına denk geliyorum ve bu konu da anlaşılmış diyorum.

Bir çocuğa ne zaman “Ne yaptın sen, bir daha asla kardeşine zarar verme“ derseniz o derece ters tepiyor ve daha çok zarar vermek istiyor. Ne zaman ki kucağınıza alıp, saçlarını okşayarak, onu suçlamadan, bu hareketin yanlış olduğunu anlatırsanız işte o zaman anlayıp eyleme döküyor, özellikle kardeş konusunda.

İkizlerde her şeyi büyük bir uğraşla öğretmeye çalışırken, ufaklıkta birçok şeyi öğretmek zorunda kalmadım, abi ve ablasından öğrendi-öğreniyor. Yaşlarının yakın olması aynı oyuncaklarla oynama, az-çok aynı aktivitelerle vakit geçirme kolaylığı da yaşattı bana. Ufaklık büyükleri taklit ettiğinden daha erken ve çabuk öğreniyor. Hiç böyle tahmin etmemiştim, aynı süreçleri onda da yaşarım diyordum ama bir baktım ki bizimki büyükler ne yaparsa aynısını taklit eder olmuş, sadece izlemek keyfi kalıyor bize de ve açıkçası çok büyük bir kolaylık bu bizim için.

Bunun yanında 3 çocuğun da anne ihtiyacı, tabiri caizse “anne kuzusu“ olması en zorlayıcı yanıydı benim için. Hepsine her anlamda yetişmek çok yorucu bir süreç, eş yardımı olmasa altından kalkılacak gibi de değil. Fakat yıllardır uykusuz, yorgun olsak da bunların hepsini bir celsede yaşamış olmak sanırım en büyük tesellimiz. İlerde üçünün de zamanlama olarak aynı eğitimsel, sanatsal ve fizyolojik aşamalardan geçecek olmaları hepsini bir anda yapabilme rahatlığını da verecek muhtemelen.

Çoğu kez “çok yorgunum, öldüm, bittim” nidalarım duyulmuştur ama hiç “keşke olmasalardı, aralarında çok yaş farkı olsaydı” demedim, hep “iyi ki dünyaya gelmişler, iyi ki doğurdum sizi” dedim, sanırım 3’ü bu şekilde doğmasaydı, aralarındaki kardeş sevgisini bu denli dolu dolu izleyemez, yaşayamazdım. Kıskançlık duygusunun ne olduğunu anlamadan yaşamlarına dahil olan bir bebek hem onların ruhsal durumlarını etkilemedi, hem de benim endişelerimi bertaraf etti.

Şimdi hep diyorum ki 3-4 yaş iyidir iyidir…

Ayşegül Uysal

1982 Giresun doğumlu. İşetme mezunu, tipik bir Karadeniz kadını. Çocuklarının olacağını öğrendikten sonra tam bir ar-ge elemanına dönüşüp, araştırma-uygulama-sonuçlandırma üçgeniyle boğuşmaya başlayan, çocuklar için "daha iyisi ne olabilir" e takık, üretmeyi, yazmayı, okumayı, yeni yerler ve yeni insanlar görmeyi seven, deli-dolu , çalışan bir anne. En hassas konu çocuklar... STK faaliyetleri içerisinde... 3 çocuklu bir hayatın dezavantajlarını avantaja dönüştürmeye çalışmakla meşgul.
Çocuklarına bırakabileceği her ne varsa onun peşinden koşturmaya hazır. Hayatımı çocuklardan önce ve sonra diye ayırsam, onların var olduğu kısımda yeniden doğduğum aşikar..

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız