Eğitim Eleştiri Kategorisiz

Unschooling (okulsuzluk) nedir?

Mesele çocuklarınız değil, mesele sizsiniz. Deneyimlerinizi, güçlü ve zayıf yönlerinizi, hayata karşı duruşunuzu sorgulamaya hazır mısınız?

children-948779_640Çoğumuz gibi benim de çocuklarımın okulu aile hayatımızda büyük yer kaplıyor. Ancak arkadaşlarımın arasında çocuklarını okula göndermeyen aileler de var. Bir arkadaşım bu kararı Almanya’da aldıktan sonra okul zorunluluğu olmayan Belçika’ya taşındı mesela. Ancak Türkiye’de de unschooling yapanlar var. Ben unschooling, yani okulsuzluk, tam olarak nedir diye merak ettim ve bunu Türkiye’de yaşayan Stefan’a sordum:

Bu soruyla hemen hemen her gün karşı karşıya kalıyoruz. Daha geçenlerde bir arkadaşımız “Bu Unschooling dediğiniz şey ne kadar sürecek?” diye sormuştu ve çok gülmüştük. Bu konu hakkındaki tartışmalar tıpkı dini inancı olan birinin ateist biri ile inanç meselesi hakkında tartışmasına benziyor.

Gerçekten Unschooling’in (okulsuzluk) ne olduğunu bilmek isteyen birinin kendi hayatını, deneyimlerini, aldığı eğitimi, güçlü ve zayıf yönlerini, sevdiği ve hoşlanmadığı ne varsa her şeyi özellikle de hayata karşı duruşunu sorgulamaya hazır olmalı. Çünkü okulsuzluk önce çocuklarda değil biz ebeveynlerde başlayan bir değişim sürecidir. Başkalarının bizim için tasarladığı sistemin yarattığı alışkanlıklardan sıyrılmak oldukça zor geliyor. Tıpkı hayatımızın sıradanlığını sorgulamamaya alıştığımız gibi okul kavramını da sorgulamıyoruz.

Bizim için tetikleyici soru Unschooling’in ne olduğu değildi, asıl soru okulun neyi ifade ettiği idi. 

Unschooling, örgün eğitim sistemini takip etmeyen veya klasik okul müfredatını ev okuluna taşımadan çocuğun kendi kendine doğal yaşam alanı olan evi ve çevresinde öğrenmesidir denebilir. Belli bir programa bağlı olmadan veya günün belli saatlerinde okul benzeri herhangi bir aktivite Unschooling’in içinde yer almıyor. Çocuğun sadece ilgi duyduğu konular ile ilgili çalışmalar yapılıyor. Ebeveynler ve çocuğun yakın çevresinde birlikte yaşadığı insanlar, çocukların öğretmenleri değiller, onlar öğrenme süreçlerinde destek veren rehber/ yönderlerdir diyebiliriz.

2010 yılında Almanya’dan İstanbul’a taşındığımız dönemde önce oturacağımız evi aradık sonra da en yakındaki yuvaya kayıt yaptırdık. O dönem 5 yaşındaki kızımız için eve en yakın yuva seçimimiz çok kısa sürede fiyasko ile sonuçlandı. Kızımız daha farklı bir ortama ve yaklaşıma alışkındı ve sürekli ağlayarak eve dönüyordu. Çocuğumuzun daha fazla acı çekmesini istemiyorduk ve bir an önce başka bir çözüm yolu üretmemiz gerekiyordu.

Tesadüfen Moda parkında ufak bir ilan üzerine bir çocuk evinden haberdar olduk. Bir veli inisiyatifi Montessori okulu olan Küçük Kara Balık Çocuk Evi’nin kayıt aldığını öğrendik. Türkiye’de böyle bir oluşumun varlığı bizi çok şaşırtmıştı ve hemen iletişime geçtik. Bu sonun başlangıcı oldu… Bir avuç insan bir araya gelerek hep birlikte bir çocuk evi kurmuşlardı hem de evimize yürüme mesafesinde. Hepsi birbirinden harika olan bu insanlar çocukları için en iyisini yapmak adına ellerini taşın altına koymaktan çekinmeyerek kendi imkanları ile bir ilk’i gerçekleştirmişlerdi. İmece usülü ile Türkiye’deki ilk veli inisiyatifini kurdular ve alternatif eğitim pedagojisinin Türkiye’de de uygulanabilir olduğunu gösterdiler. Kızımız bir yıl, oğlumuz da 4 yıl bu güzel ailenin bir parçası oldular. Biz de bu oluşumun içinde yer alabildiğimiz için çok mutluyuz. Bir çok kurucu aile ile hala çok güzel dostluklarımız devam ediyor. Sizleri anmadan edemezdik sevgili Küçük Kara Balıklar 🙂 İyi ki varsınız!

Kızımız 2012 yılında ilkokula başladı. Ne yazık ki okulun bize ve çocuğumuza olan etkilerini anlamamız için dört yıl kadar uzun bir süre daha geçmesi gerekti.

Bu arada araştırmaya başladık kitaplar okuduk, pedagoji ile yakından ilgilenmeye başladık. Nörobilim de ilgilendiğimiz konular arasında yer almaya başlarken, beynimizin nasıl çalıştığını, hangi şartlar altında öğrendiğimizi ve özellikle nasıl öğrenmediğimizi araştırdık.

Sonuç olarak da bir çocuğun nasıl öğrenmediğini anlamamız okul kavramını hayatımızdan çıkarmak istememize neden oldu. Düşüncelerimizin değişim sürecinin tamamını bu kadar kısa bir sohbet ile anlatmamız takdir edersiniz ki mümkün değil bu nedenle bu konu ile ilgilenen, araştırmak ve kendi fikrini oluşturmak isteyen okurlar için bir kaç noktaya dikkat çekmek istiyorum. (Ne yazık ki kaynakların çoğu İngilizce veya Almanca az da olsa Türkçeye de çevrilmiş kaynaklar mevcut.)

Unschooling aslında “yapılan bir şey” değil daha çok bir şeye arkanızı dönmek, eski alışkanlıklarınızı terk etmek, hayatınızı değiştirmek ve daha fazla özgür olmak demektir. Unschooling alternatif bir metod değildir, metodlara alternatiftir, yani kısaca bir ANTİ-Metod dur. En önemli nokta aslında nasıl öğrendiğimiz.

Nörobilim dalında son 10-15 yılda çok fazla araştırmalar ve çalışmalar yapıldı ve bu konuda çok önemli ve büyük gelişmeler kaydedildi. Bugüne kadar beyin gelişimi hakkında doğru bildiğimiz her şey ters yüz oldu. Eskiden beynin bir kas gibi çalıştığı düşünülüyordu ne kadar çok çalıştırırsak, antreman yaparsak beynin o kadar çok geliştiği sanılıyordu. Ufak bir örnek; Türkiye’deki bir çok okul, düşünme ve öğrenme becerilerini geliştirdiği gerekçesi ile satranç dersi veriyor. Halbuki satranç oynamak zaman geçirmek için harika ve çok eğlenceli bir yöntem. Satranç oynamayı sevmek ve çok oynamak seni çok iyi bir satranç oyuncusu yapar başka da bir etkisi yoktur aslında. Öğrenmek demek, birileri bana bir şey anlattığı veya bir şeyi okumak zorunda kaldığım ya da yarınki sınavda bilgileri kağıda dökmek gerektiği için bilgileri aklımda tutmam demek değildir.

Öğrenme süreci çok daha karmaşık bir süreçtir. Öğrenmek demek beyindeki nöronların birbirleriyle bağlantılar kurarak uzun süreli ağların oluşmasıyla gerçekleşiyor. Bunun gerçekleşebilmesi için de beyinin belli şartlar altında salgıladığı hormonların varlığı gerekli. Bu durum ancak kendimizi iyi hissettiğimizde, öğrendiğimiz şey ile ilgili heyecan duyduğumuzda gerçekleşiyor. Kendi irademizle yani isteyerek, eğlenerek, coşku içinde olduğumuz zaman öğrendiğimiz tüm bu bilgiler uzun süre beynimizde kalıcı olabiliyorlar.

Aslında bunu kanıtlamak çok kolay, çünkü beynimizin olumsuz deneyimleri işleyiş şekli de aynı biçimde gerçekleşiyor. Büyük acılarla deneyimlediğimiz her türlü fiziksel ve ruhsal yaşanmışlıklar da hiçbir zaman unutulamamaktadır, hafızamıza kazınmaktadır. Bize acı veren deneyimlerimiz sırasında da beynimiz aynı hormonları salgılamaktadır.

Günümüzde artık biliyoruz ki “her çocuk dahi” olarak dünyaya geliyor. Her çocuk her şeyi yapacak veya istediği şeyi olacak kapasiteye sahip. Ancak çocuklar büyüdükçe bu yetilerini yitirmeye başlıyorlar. Bunun sorumlusu da bu durumun oluşmasına sebep olan da biziz. Hiçbir çocuk doğuştan “haylaz” veya öğrenmeye isteksiz değildir.

Okulun öğrenmek için doğru yer olup olmadığı sorusunu aslında çok kolay cevaplayabiliriz. Okula gitmek zorunlu. Zorunlu olan okul sisteminin sürekli gerekli olup olmadığı fayda/faydasızlığı konusunda kimseye hesap vermek zorunda kalmıyor çünkü zorunlu olan bir şey sorgulanmıyor. Eğer okul bir sanayi işletmesi olsa idi ve elde edilen üretim veya sonuçlarına göre de değerlendirilseydi, sanırım okul diye bir şey kalmazdı herhalde.

Okul öğrenmeyi teşvik etmiyor aksine engelliyor. Okullar dünyayı ve hayatı gerçek anlamda deneyimlememize yardımcı olmuyorlar. Okulların sorunları sadece o okula özgüymüş gibi bir algı yaratılıyor, okullar sorunları ile bir nevi bireyselleştiriliyorlar oysa yanlış okul sisteminin ta kendisinde yatıyor. Okullar siyasi birer aktördür. O an hangi siyasi güç iktidarda ise onun politik görüşlerine uygun bir nesil yetiştirmek üzere hazırlanan bir açık bir de “hidden currilicum” dediğimiz gizli okul müfredatı okutuluyor. Ayrıca çoğunluk yönetilmek ve itaat etmek üzere eğitilirken, çoğunluğu yönetecek bir de elit bir sınıf yetiştiriliyor. Okul itaat etmeyi, uyumlu olmayı, sorgusuz sualsız verilen görevleri yerine getirmeyi öğretiyor.

Dünyanın hiçbir yerinde okullar daha doğrusu örgün eğitim sistemleri fakir ve zenginlerin arasındaki büyük uçurumların ortadan kalkmasını ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeyi başarmış değiller. Öyle olsaydı bu kadar savaş, adaletsizlik ve eşitsizlik hüküm sürüyor olmazdı. Hayatımızı bölümlere ayırarak ve sistem köleliğine hazırlayarak bahsettiğimiz bütün bu büyük uçurumların ve haksızlıkların temelleri asıl okullarda atılıyor. Bilginin, sertifikaların, diplomaların ve başarı belgelerinin tekelini elinde tutan okul sistemi yavaş yavaş önemini kaybetmeye başlıyor. Eminim ki 10-15 yıl sonra bizim bildiğimiz şekilde okullar kalmayacak.

Ancak benim o kadar bekleyecek zamanım yok.

Bir çocuğun geleceğinin mezun olduğu tek haneli bir diploma notuna bağlı olması, ama öbür taraftan da kot pantolonunun bedenini belirleyen sayının iki haneli olması absürt değil mi?

 

Stefan ve eşi Ceyhan’la bu konuyu uzunca konuştuk. Ortaya harika bir röportaj çıktı. Haftaya bunu kaçırmayın derim!

Regina Röttgen

1989 yılında tatile geldiği Türkiye'nin insanına ve doğasına aşık oldu ve henüz 19 yaşında olmasına rağmen bir daha ülkesine dönmedi. B.Ü.'de Felsefe ve İngilizce dili ve edebiyatı okuyup felsefede yüksek lisans yaptıktan sonra yerli ve yabancı yayınlar için çalıştı ve evcil hayvan dergisi yayımladı. Çocuklar için güvenlik eğitimi kursları ve düşünme atölyeleri düzenledi.

15 yıldan fazla İstanbul'un merkezi semtlerinde oturduktan sonra işini aslında her yerde yapabileceğine karar verdi ve büyük şehri terk etti. Eşiyle, iki oğlu, sayıları sürekli artan tavuklar, 2 kedi ve bir köpek sürüsü ile birlikte şuanda Bodrum yakınlarında bir köyde yaşıyor. Yabancı yayınlar için annelik ve evcil hayvan hakkına yazıyor.

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız