Kategorisiz

‘Söküğünü-dikmeyip-siestadan-da-kafe-keyfinden-de-vazgeçmeyenler’ krizi

Siz ne yaparsınız: Diker misiniz yoksa yenisini mi alırsınız? Bir çorap söküğü hakkınızda neler anlatır...

feet-932346_640Geçen sene bir akşamüstü, Maya’nın bale okulunun bekleme salonundayım. Benim gibi kızının derse girmesini bekleyen annelerle selamlaşırız, zaman zaman konuşuruz. Konuşmadığımız zamanlarda da, kulak misafiri olduğum birkaç kelime bazen onlar hakkında fikir edinmem için yeterli olur. Tam o sırada bizim kızlar koşarak geçiyorlar önümüzden. 6-7 yaşındaki her çocuk gibi derse girinceye kadar salonda oynayıp duruyorlar, birbirlerine değişik hareketler gösteriyorlar. Derken içlerinden birinin ayağı kayıp düşüyor ve kızın toz pembe incecik çorabında küçücük bir delik açılıyor. O sırada kapı açılıyor ve önceki sınıfın balerinleri çıkıyor. Bizimkiler zor beklemiş halde koşarak salona giriyorlar. Çorabı delinmiş kız, suratını ekşiterek bale öğretmenine çorabı gösteriyor. Bale öğretmenleri tereddütsüz “Olsun, dikersiniz” diyor. İçimden önce ” bravo!” diyorum, ama düşünmeden de edemiyorum “kadın ne de olsa Rus, bizimkinden çok daha zor koşullarda yetişmiş olmalı, çocuklara iyi örnek oluyor” diye bale öğretmenimizle gurur duyuyorum.

Dersin bitmesine doğru yine okuldayım. Bizimkiler kapı açılır açılmaz dışarıya dökülüyor. Maya koşup boynuma sarılıyor. Yanımda çorabı kaçık kızın annesi. Kız öğretmenine söylediğinden biraz daha az ekşi bir suratla annesine gösteriyor kaçık çorabını. Annesi de ” tamam kızım, yenisini alırız” diyor. Kız şaşkın “ama öğretmenim, dikin dedi”. “Tamam kızım. Yenisini alırız dedik ya…” Anne ısrarlı… Anne yeni çorap almakta ısrarlı. Çocuktan ses çıkmıyor.

Şimdi bu olay tanık olduğum bir tek örnek değil. Yunanistan’da insanlar alım güçleri olduğu sürece, öyle çorap-sökük dikmek gibi detaylarla uğraşamayacak kadar… tembel! Buna öyle denir çünkü. Eskiyi bilemem ama benim gördüğüm son 10 yıldaki durum böyle en azından. Elbetteki 2. dünya savaşında son derece sınırlı yaşam koşullarında hayatta kalabilmek uğruna çabalamış, çok yokluk görmüş geçirmiş insanlar da var. Ama yeni nesil öyle değil. Herşeyi hazır bulmaya, çok çok bulmaya alışmış. Çok bulunan herşey de değerini çok çabuk yitiriyor elbet. Daha eskimeden delik çorap gibi çöpü boyluyor. En azından biriktir de bir fakire ver. İçtiği pet şişeleri biriktirip de çöpe atanlara ne demeli?! Halbuki dönüşüm kumbaraları var. Ama kiiiiim taşıyacak onu o araya?! Bir yere gidileceği zaman öyle elini una, şekere filan bulaştırmazlar; şehrin yok satan unlu mamullerinden ya da pastanelerinden bir tatlı, yetmedi 2 tatlı alınıp götürülür. Birkaç arkadaş buluşacak mı? Kim uğraşacak o kadar kişiyi evde ağırlamakla, dışarıda bir kafede buluşulur, biter. Gençler, evleri küçük diye mi, yoksa dağınık ve pis diye mi arkadaşlarıyla dışarıda kahve içmeye giderler diye düşünürdüm. Ama ev kadınlarına ne demeli? Onların da mı evleri pis ve dağınık? Kafelerde bebek arabasında, biberonlu bebeklerden, annesinin memesine yapışık yeni doğanlara kadar herkesi, günün her saatinde görmek mümkün.

Kahve içmeye çıkmak, Yunanlıların en fakir zamanlarında bile vazgeçemedikleri bir şey. Bu kesin! Kimse demiyor; “gel bana da sana bir kahve yapayım”. Kahveye çıkalım, görelim görülelim, sosyalleşelim; varsın kahve en azından 3 euro olsun. Ay sonunda şeyimiz açıkta kalıp kahveciye borçlanalım (öylesini de gördüm! Paran yoksa, evde otur, ille de çıkacaklar yani).

Bir de bütçesi yetenlerin dışarıda yemeğe çıkmak gibi bir alışkanlığı da var. Uzun zamandır görüşülmemiş bir dostla kaybedilen zamanı telafi etmek için “birgün yemeğe çıkalım birlikte”; “birşeyler içmeye çıkalım” diye sözleşilir. Gönülleri de zengin; bugün ben sana ısmarlarım, yarın sen bana ısmarlarsın. Hesap paylaşılacaksa, öyle Alman hesabı; sırf yediğini ödemek yok. Kaç kişiyse masada hesap o sayıya bölünür; herkes payını öder, gider.

Bir de vazgeçilmez öğle uykuları var. Şimdi bu siesta; haftanın 7 günü her saat her yerde alışverişe alışkın biz, Türklere pek ters gelen bir konu. Adam 2:30da dükkanını kapatıp evine gidiyor. Yemeğini yiyip, üstüne bir güzel uyuyor. Sonra kalkıp tekrar gelip 5:00te dükkanını açıyor. Akşam 9:00’a kadar açık kalıyor. Bazı günler de öğleden sonra hiç açmıyor?! Eşimin turizmde olmasından dolayı buraya gelen Türk turistlerin yorumlarına şahid alıyorum: Şimdi bu adam, para kazanmak istemiyor! diyorlar. Ama aslında öyle değil. Onlar Türkiyedeki gibi hep açık olsa hep iş yapacak sanıyorlar. Fakat düzenböyle kurulmuş onlarca yıldır böyle gidiyor. Adam açmıyor çünkü biliyor ki o saatlerde şehirde in-cin top oynuyor; çarşı tenhalaşıyor, sokaklar ıssızlaşıyor, parkyeri arama derdi kalmıyor, çünkü merkezde çalışan arabalıların hepsi evlerine gidiyor. Kimse ben gidip da 3te yoğurt alayım; 3:30da kumaş bakayım; 4:00te kitap seçeyim demiyor/diyemiyor. Herkes alışverişini sabahtan öğleye ya da öğleden sonra yapacak şekilde ayarlıyor. Çünkü hayat o saatlerde akıyor Yunanistan’da. Öğle saatinde, siestaya denk gelmiş turistlerden başkasına rastlanmıyor sokaklarda. Yunanistan’da özellikle mesafelerin problem olmadığı küçük yerlerde 2:30dan 5:00-5:30a kadar evde ailecek yemek yenir, yatılır, dinlenilir, öğle uykusu uyunup gece geç saatlere kadar dışarlarda kalabilmek içi enerji depolanır. Öyle ki uyuyor olma ihtimalinden dolayı 2:30-5:30 arası evlere telefon bile edilmez!

Bir de vaftizler, düğünler vardır. Bir arkadaş, bir akraba, bir yakınsa bir Borcam tencereyle geçiştiremezsiniz 🙂 Temiz bir zarfa bütçenize göre parar koyar hediye edersiniz. Sonra siz evlendiğinizde al gülüm ver gülüm döngüsü size çalışır. Bir kimsenin ne kadar çok tanıdığı varsa yaz gelince o kadar çok hediye parasını hazırlaması gerekir. Yaşadıkça taksitle dağılıtıp zaman zaman toplanıp geri dönen paanın el değiştirdiği gereksiz bir sistemdir. Bu işte en zararlı, hiç evlenmeyenler, evlenip de çocuk yapmayanlar, yapıp da vaftiz ettirmeyenler ya da bizim gibi yurtdışında evlenip de nikahına kimse gelmeyenler çıkar 🙂 Vaftiz ya da düğünler, nişanlar sonrasında verilen davetlerde yapılan ikramların aşırılığı başlı başına bir müsriflik konusu. İnsanların yiyebileceğinin üstünde miktarlarda etlerin, mezelerin yapılması, şarapların su gibi akması, sonra da kalanların çöplere atılması yürekler sızlatacak boyutlarda.

Bütün bunların yanısıra gitgide büyüyen bir etken de vardır ki adı son günlerde başbakandan çok anılan KRİZ! Kriz’in Yunanlıları ne kadar etkilediği gitgide kendini belli etmektedir. Öyle kafelerin, lokantaların bomboş olduğunu sanmayın. Ama insanların davranışlarında olumlu bir hareketlenme yarattığı kesin. Öyle ki aylardır işsiz olan arkadaşlarımdan “artık birbirimizin evlerinde toplanıyoruz; dışarıda yemeğe çıkmaya paramız yok” diye duyduğuma ben bile inanamıyorum. “Marketler çok pahalı, pazara gidiyorum” diyenler çoğalıyor. 12 senedir görmediğim şeyler olmaya başladı; insanlar eski kıyafetlerini 2. el pazarlarında satıyorlar; pekçoğu da 2.el pazarlarından kendilerine, çocuklarına alıveriş yapıyorlar. Hatta değiş-tokuş pazarları kurmaya başladılar. Ortada para olmadan kim neyini istemiyorsa götürüyor, neyi beğenirse alıyor. Dükkanlar sürekli indirim yapmak için bir bahane buluyor. Bazı arkadaşlarım “artık pastaneden tatlı almaya son! Kendim kek yapıp götürücem” diyor; “yapacak vaktim yoktu, bahçeden çiçek topladım” hatta “bahçeden nane, maydanoz, kekik topladım; 2 de nar koparttım getirdim” deyip beni şaşırtıyor 🙂 Etrafımda kendi reçelini, salçasını, ekmeğini, kurabiyesini yapanlar gittikçe artıyor; kendi kendine dikenler, kışlık ceketini örenler çoğalıyor.

Demek ki, paranın elde avuçta kalanı yetmedikçe, hatta o da kalmadıkça krizin hayatın her aşamasında kendini göstermesinden kaçınmak mümkün olmayacak. O zaman Yunanlılar ne yapacak? Bunun cevabını bilen herhalde çoktan başbakan olurdu. En garibanı kahve parası yokken “borçlanıp” kahve içmeye devam ediyorsa, siz tasavvur edin artık Avrupa’dan alınan “borçların” eline geçenler tarafından nerelerde, nasıl harcandığını?

Halbuki; cebindekinin idaresini bilseydi bugün hayatta kalmaktan bambaşka şeylerle uğraşıyor olacaktı bu halk. Tekrar eskiye dönük, herşeyi hazır almak yerine insanların çok daha ucuza ürettiği, birbirlerine öğrettiği, yaptığından hediye ettiği, yapılandan hediye aldığı, eldeki herşeyin geri dönüştürüldüğü, mümkünse paylaşıldığı/bağışlandığı, evlerde daha çok zamanın geçirildiği, yine de sosyalleşip paylaşımların arttığı, herkesin araba yerine bisiklet ve ya toplu taşım araçlarını kullandığı hatta yürümeyi tercih ettiği, yerel pazarların kıymetinin anlaşıldığı, ev yapımı doğal gıdaların en hesaplı olmakla kalmayıp en güzeli olduğunun hatırlandığı yepyeni bir yaşam düzenine yavaş yavaş -hissettirmeden- geçilecek. Belki de daha iyi olacak… Bitirmeden, çorabı delik kızın annesine n’oldu bilmiyorum. Kriz geçen seneden daha fazla gösteriyor yüzünü de, Maya bu sene baleye gitmediği için ben o anneyi görmüyorum. Akıllanmış mıdır acaba? Bir küçük delik için çorapları atıyor mudur hala? Belki de çoraplara verdiği paradan arttıramadığından baleden de vazgeçmişlerdir. Belki de aynı tas aynı hamam…

Ben küçükken “tamir edilmiş” çok çorap giydim. Hiç de utanmadım. O yüzden çocuklarıma da aynısını yaptım; hemen telafi edilip yerine yenisinin konması gereken bir şeymiş gibi davranmadım. Bizim kız bu sene jimnastiğe gidiyor; ince çoraptan kurtulduk, bu kez taytının dizini delmiş. Dikiş kutumu alıp onu tamir edeyim…

Bu yazı Alternatif Anne’de ilk 21 Kasım 2011 tarihinde yayımlanmıştır.

Papatya Papadopoulos

1999’dan beri Girit adasında yaşıyorum.Çift dilli iki çocuğum var: kızım 8, oğlum neredeyse 4 yaşında. Yaşadıklarımı, çocuklarla maceralarımızı, pişirdiklerimi, fotoğrafladıklarımı paylaşmaktan büyük keyif alıyorum. Çocuklarla birlikte bisiklete binmek, yoga yapmak, farklı kültürlerin mutfakları, müzikleri en evdiğim şeyler. Her şeyin en doğalı, en ekolojik olanı, çevreye ve insan sağlığına saygı duyanı benim tercihim. Yeryüzünün insana ait olduğuna değil, insanın yeryüzüne ait olduğuna inanırım. 2006 yılından beri kişisel deneyimlerimi, çocuklarla maceralarımı ve değişik yemek tariflerimi blogumda paylaşıyorum.

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız