Editörün Seçtikleri Eğitim Gülüş'ün Köşesi Kategorisiz

Silbaştan anne olsaydım

Yeni nesil annelerin adil bir dünya için bireysel değil, toplumsal bir çaba sarf etmeleri gerekecek.

Anneler Günü, annelere ne kadar özel ve iyi olduklarının söylendiği gündür. O gün annelere düşen kutsallık maskelerini takıp, övgüleri karşılamaktır. Benim gibi içine eleştirel düşünce kaçmış bazıları ise konuya farklı yaklaşırlar. Anneler Gününden kazançlı çıkmak için bizim gibiler övgüden ziyade, durum değerlendirmesi isterler: Artılarımızla, eksilerimizle anneliğimizi, anneliği sorgularız biz. Tuhafız biraz, evet. Bu, bir övgü yazısı değil, bir “nasıl gidiyoruz?” yazısı olacak.

Annelik kimliğini isteyerek üstlenmiş, büyük çocuğu bugün 13 yaşını geçmiş, konu üzerine araştırmalar yapmaktan keyif almış biri olarak geriye baktığımda, başardığımı düşündüğüm konuların yanı sıra karşılaşmamış olmayı dilediğim bazı anlar görüyorum. Ve kendime şunu sormak istiyorum: Silbaştan anne olsaydım, neleri farklı yapardım?

13 yıl önce yeterince iyi annelik yapabileceğimi bana hissettiren, iyi bir rol model olan bir arkadaşım oldu: Gözlerimin önünde rahat bir hamilelik geçirdi, kolay doğurdu, kolay emzirdi, üstüne bir de uyku eğitimi verince dünyanın en keyifli annesi o oldu! Ondan daha endişeli bir mizaca sahip olan ben, bunları doğal bir şekilde değil ama çalışarak başarabileceğime kanaat getirdim. Aylarca annelerle sohbet ettim, kitaplar okudum. Bunlar işe yarayacaktı çünkü kendi anne babamdan gördüklerimin ötesinde, görmediğim, bilmediğim yaklaşımlarla da yakınlaşmaya başlamıştım.

Toplumun geleceğinden sorumlu olmak

Göz korkutmak istemem ama anne-baba kimliği, taşıması kolay kimlikler değil. Alınan her karar (aşı yaptırmamak gibi), yapılan (duyguları bastırmak gibi) ve yapılmayan (sınırları doğru koyamamak gibi) her eylem  sadece benim çocuğumun değil, çevresinin de sağlığını etkileyebiliyor. Parmak emme, kendi başına uyuyamama, alt ıslatma, çizdiği resimlerdeki tuhaflıklar hafife alındığında daha büyük problemlerle karşı karşıya kalınıyor; Çocuğa “konduramadığımız” sıkıntıları görmemiş, imdat çağrılarını duymamış oluyoruz.

Modern desteklerin sağlıklı ve bağımsız çocuklar yetiştirmemize yardımcı olabileceğini de, olamayabileceğini de gördük…

Mommy-boom

2000’lerin “bebekten ziyade annenin spot altında tutulduğu” nesline ait olduğumun farkındayım. Muhtemelen Türkiye’nin ilk blogger annelerindenim. Çok fazla bebek eşyasının, çeşit çeşit bebek eğitiminin pazarlandığı gruptanım. Nesilce aldığımız özel kararları, ufak tefek hatalarımızı saymayacağım, bunlar olacak -olmalı da. Ama bu nesil, bu topraklarda neyi denedi ve başaramadı, neleri atladık, işte bunu sorguluyorum.

Türkiye’nin; suda doğumdan çocuk yogasına, koç desteğinden farkındalık eğitimine, mental aritmetiğinden akıl oyunlarına pek çok modern metot denemiş ilk anneleriyiz. Fazlalıklar artık buralarda saklanıyor: Bir annenin aşırı korumacılığını bu uygulamalarla kamufle etmesi çok kolay! Bu desteklerin sağlıklı ve bağımsız çocuklar yetiştirmemize yardımcı olabileceğini de, olamayabileceğini de bizim neslimiz sayesinde gördük, anladık.

Bir tavsiye verecek olsam, sadece kendi kaynaklarınıza güvenmeyin derim.

Çocuklu hayatımda attığım başarılı adımlar için sırrımı şöyle açıklayabilirim: Başucu kitabımı altını çize çize okuyup uygulamaya koydum, baş edemediğimde güvendiğim uzmana danıştım. Çocuğum henüz konuşmayı öğrenmemişken ben, inatlaşmaya sebep olan sözlerin yerine yenilerini koymayı öğreniyordum. Onu asla “kelebeğe bak” gibi sözlerle kandırmadım, önerdiğim seçeneklerin her birini yapabileceğimden emin olmadan cümle kurmadım. Böylece “gelmezsen alışverişe gidemeyeceğiz” derken, gelmediğinde alışverişe gerçekten –tüm israrlarına rağmen- gitmemeyi göze alıyordum. İlişkiye zarar verenin disiplin değil, tutarsızlık olduğunu öğrenmiştim. Dersimi önceden çalışmak, okulda bile bu kadar işe yaramamıştı!
Bir tavsiye verecek olsam, sadece kendi kaynaklarınıza güvenmeyin derim. “İç sesimi dinliyorum” sözünün büyüsüne kapılıp kolaya kaçmayın. İçgüdülerle çocuk yetiştirmek yeterli olsaydı dünya sağlıklı gençlerle dolu olurdu!

İlişkimize zarar verenin disiplin değil, tutarsızlık olduğunu öğrenmiştim.

Oğlum yaşının sorumluluklarını almış bir çocuk. Sabahları çalar saatle uyanıp giyiniyor, mutfağa girip omletini yapıyor, kahvaltısını tamamlayıp okul servisine yetişiyor. Akşam eve geldiğinde ödevlerini organize ediyor, odasını topluyor. Bebekliğinden beri kendi yatağında uyuyor, annesine ‘güvenli bağlı’. Onunla olumsuz duygulardan cinselliğe, her tür konuyu yaşına uygun şekilde konuşabiliyoruz. Ergenlik, bizim için olabilecek en iyi koşullar içinde başlıyor.

Mis gibi çocuk, mış gibi sistem!

Bunlar iyi haberler. Peki, kötü haber ne? Neyi farklı yapmak isterdim?
Anlatayım. Okul, çocuğunuzun üzerinde sözü geçen üçüncü bir veli gibi çıkıyor karşınıza. Bu üçüncü oluşum ile iyi geçineceğinizi garantileyemiyorum. Hem devlet okulları, hem özel okullar hem de ülke içinde bulunan yabancı okullar yeni nesil ebeveynler kadar hızlı gelişmiyorlar. “İyi” bildiğimiz kurumlar son 20 yıldır görgü yoksunu, para düşkünü yönetimlerin elinde kalite kaybetmiyorsa eğer, mafya gibi davranan kontrolcü bir veli profilinin elinde oyuncak oluyorlar. Böylece “Montessori çocuğu”nuzu masabaşı çalışmalar, ayıplar, yasaklar, tabular, adam kayırmalar, ödüller ve cezalar, ödevler ve daha çok ödevler bekliyor. Özetle, “mis gibi” çocuğunuzu “mış gibi” eğitim sistemine teslim ediyorsunuz.

“Montessori çocuğu”nuzu masabaşı çalışmalar, ayıplar, yasaklar, tabular, adam kayırmalar, ödüller ve cezalar, ödevler ve daha çok ödevler bekliyor.

Bilin bakalım sonra ne oluyor? Sadece çocuğunuzun değil, ailenizin de ayarları oynuyor. Tesadüf mü bilemiyorum ama her iki çocuğumda da 8 yaş civarı okul ile ilgili önemli kararlar almamız, ciddi bir değişikliğe gitmemiz gerekti. Uzman desteği ile hareket ettiğim için öğrendim ki pek çok ebeveyn çocuğunun alarm sinyallerini zamanında yakalayamıyor, ya da –daha kötüsü- fark etse de müdahale etme gücünü kendinde bulamıyor.

Şimdi, ikinci soruya cevap aramak gerek: Neyi farklı yapmak isterdim?

  • Kalıp mücadele etmek, çocuğun zarar görmesini izlerken uzman desteğiyle okulla savaş halinde olmak demek.
  • Okul değiştirmek ya da çok daha büyük bir karar olan okula göndermemek (okulsuzlaştırma), yarar-zarar dengesi büyük bir dikkatle düşünülerek verilecek kararlar. İyileştirebilir ama sarsıntıyı ve sonuçları göze almak gerekir.
  • Bir de yurtdışına kaçma hayali var. Size neyi hayal ettiğinize dikkat etmenizi öneririm. Tanıdığım her şeyi, kültürümü, ailemi ve arkadaşlarımı başka bir evrende bırakmanın ne demek olduğunu yaşayarak öğrendim. Eşekten inip ata bineceğinizi zannederken, attan inip eşeğe binme ihtimali olabilir…
  • Aslında bir seçenek daha var: “Olduğu kadar, olmadığı kader” deyip, çocukların hayatı yaralanarak yaşamalarına göz yummak. Önlem alınamayacak durumlar için bu en mantıklı seçenek olabilir. Ama bu yazıda “silbaştan”ı yani önlem almayı konuştuğuma göre, aynı şeyleri baştan yaşayacağımı bile bile çocuklarımın haksızlığa uğramasına göz yumamam.
“Daha iyi okullar hak ediyoruz”

Kişisel gelişimden kitlesel gelişime

Silbaştan anne olsaydım, öncelikle kendimi geliştirmek için yapmış olduğum her şeyi yeniden yapardım, çünkü hepsi işe yaradı.

Silbaştan anne olsaydım, bu gayretime ek olarak kişisel gelişim fikri ile gereğinden fazla oyalanmaz, pedagojik ve sağlam bir eğitim sistemi talep etmek için güçbirliği arar, aktivist olurdum.

Kurumların işleyişine bizzat müdahale etmenizi tavsiye etmem: Her birimiz bireysel taleplerimizi okula dayatırsak bu herkes için daha kötü sonuç verir. Benim bahsettiğim, uzman destekli, toplu bir direniş.

Silbaştan anne olamadığıma, çocuğumu da iyi-kötü büyüttüğüme göre “olduğu kadar, olmadığı kader” anlayışına sığınacağım. Yeni nesil annelerin, torunlarıma daha adil bir dünya bırakmak için bireysel değil, toplumsal bir çaba sarf etmelerini umarak…

Gülüş Türkmen

Yazar, müzisyen, iletişim danışmanı.
www.gulusturkmen.com

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız