Eleştiri Kategorisiz

Biri “şiddet kültürü” mü dedi?

Bir anne isyan ediyor: Her gün eleştirdiğimiz kişilerden ne farkımız kaldı? Biz böyle davranırken, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğiz!

chains-19176_640Son günlerde toplumda artan “şiddet eğilimi”nden bir anne olarak ben de nasibimi almış durumdayım. Çünkü her geçen gün toplumun içerisinde bulunduğu bu durumdan fazlaca endişe eder oldum. Bu eğilim için kısaca “şiddet kültürü” tabirini kullanıyoruz. Fakat şiddetle kültürü bir araya getirmek ne kadar da yanlış oldu! Ama biz farkında olmadan dilimize yerleşmiş bile. Şiddetin bir yaşam tarzı ve inanç haline gelmesinden ötürü de bu tabiri kullanıyoruz olabiliriz.

Her neyse asıl mesele, bu durumun çocuklarımıza nasıl yansıdığı, nasıl yansıttığımız. Aileler olarak bizler ne kadar şiddete eğilimliyiz? Toplumun geneline baktığımda, bu aralar herkeste bir gerginlik görüyorum. İnsanlar toplama kamplarında birleşen mülteciler gibi kamplara ayrılmış, herkes bir taraf olmak zorunda bırakılmış. Bizler ideolojik insanlarız. Hep çözemediğim bir konu bu. Doğru ya da yanlışı seçmekten çok, tarafı olduğumuz ideolojiye göre davranıyoruz. Bize ideolojik olarak uymayan her şeyi reddediyor, tehlike varsayıyor, doğru bile olsa yanlış, yanlış bile olsa doğru kabul ediyoruz. Nerede insanlık, nerede hümanizm? Her şeyimiz sanal. Sanal hümanistler olduk çıktık. Sanal dünyada birbirine küfür yağdıranları mı ararsınız, birbirini ahlaksızlıkla suçlayanları mı, ağza alınmayacak kelime ve cümlelerle konuşanları mı? Sanal ortam sanal olduğundan, bu tip konuşmaların şiddeti bir o kadar daha artıyor. Sonra bunları okudukça düşünüyorum.

Her gün insanlıktan dem vuran bizler, nasıl insan olacağız böyle, nasıl ideolojilerimizden sıyrılıp doğru ve yanlışı ayırt edebilecek, doğru olana “yiğidi öldür ama hakkını yeme“ diyeceğiz, ne zaman bizden farklı olana saygı duymayı öğrenip iletişime geçip birlikte yaşama yeteneğini kazanacağız…

Biz böyle davranırken, çocuklarımızı nasıl  yetiştireceğiz?

Çocuklarımız da bizler gibi mi olacak, bir ideoloji peşinden mi koşacak, yanlış ve doğruyu ayırt edemeyecek mi, kendisinden farklı olanı tehlike olarak görmeden yaşayamayacak mı, fikirlerini özgürce ifade ederken tabiri caizse “ aile terbiyesi” almamış olarak her türlü küfür, hakaret ve kötü sözle mi ifade edecek? Nerede bizim “Ana rahminden geldik pazara, bir kefen aldık döndük mezara.“ diyen “Yunus” larımız, “Ya kırdığın gönlü Allah seviyorsa? Bilemezsin, bilseydin ödün kopardı; dokunamazdın.” diyen Mevlana‘mız? Nerede İslam kültürümüz? Nerede insanlık kültürümüz? Bir taraf olmak zorunda mıyız, bunu çocuklarımıza da empoze etmek zorunda mıyız? Asla değiliz. Biz insanlık namına onlara verebildiklerimizi verdikten sonra, onlar elbette kendi yollarını seçecekler, pek de güzel doğru ve yanlışı ayırt edeceklerdir, fakat biz daha küçük yaşlardan itibaren çocuklarımızı bu “toplumsal şiddet“ eğiliminin içerisine sokarsak, onlardan nasıl güzel yarınlar bekleyeceğiz?

Medyanın da buna çanak tuttuğu gayet açık ve netken, medya kuruluşları nasıl insanlıktan dem vuruyorlar bunu da anlamış değilim. İnsanları kışkırtmanın adı ne zamandır basın özgürlüğü oluyor. “Uslup” denilen kavramı ne çabuk unutmuşuz. Doğru olanı ifade etme biçiminin insanları bir yandan doğruya götürürken öbür yandan kin ve nefrete sürüklediğini görmek için zahmete gerek yok, gözlerinizi biraz açmanız yeterli. Ne çabuk galeyana geliyor, dostumuzu, komşumuzu, kardeşimizi çöp kutusuna fırlatıp atar gibi hayatımızdan çıkarıyoruz. Ne oldu da dün en sevdiğimiz arkadaşımız olan “A” kişisi bugün dünyanın en kötü insanına dönüştü?

Durum içler acısı, toplumsal şiddet artıyor!!!

Kendimize dönüp bakmazsak, ilerleyen günlerde bizi galeyana getirenlerin peşinde, tüm sevdiklerimizi kaybedip, insanlara karşı güvensiz, saygısız, kindar insanlar haline dönüşeceğiz… Her gün eleştirdiğimiz siyasetçilerden ne farkımız kaldı, bizler hani onlar gibi değildik, olmayacaktık, onlardan beter olduk çıktık. Aynı memlekette yaşayıp birbirimize düşman kesildik, eskiden sokakta her renkten çocuk oyun oynarken, bizler çocuklarımızı görüştüreceğimiz insanları seçer olduk, kimine yaklaştırdık kiminden uzaklaştırdık. “Sakın o çocukla görüşme, duymayayım” diye bir de öğütledik. Sonra da meydana çıkıp haktan, hukuktan, güzellikten, iyilikten bahsettik.

Herkes aynı düşünmek, aynı renkten, aynı dinden, aynı fikirden olmak zorunda değil. Normali de bu zaten, öyle olsa yaşamanın bir anlamı da kalmazdı. Ama herkes aynı “davranış biçimine”, yani “saygı, sevgi, anlayış ve birlikte yaşama“ kültürüne sahip olmak zorunda. İnsan olduğunu iddia edebilmesi için bu en temel şart. Çocuklarımıza bunu öğretmekle de mükellefiz. Önce bizler bunu öğrenmeliyiz ki çocuklarımıza öğretelim. Önce bizler bu kültürü edinmeliyiz ki, çocuklarımız da bizden görüp öğrensinler. Tek tip ideolojilerle yetişen çocukların ilerde insan haklarına saygılı bireyler olmasını bekleyemeyiz. TV de izlediğimiz şiddet eğilimli çocukları da bizler yetiştiriyoruz, bu “psikolojik şiddet“ bir gün fiziksel şiddete dönüşebilir ve hiç farkında olmadan çocuklarımızı da bu şiddet içerisinde bulabiliriz. İşte bu yüzden aile içi eğitim önemli, işte bu yüzden ebeveyn eğitimi şart, işte bu yüzden çocuk yetiştirmek isteyen insanların bir kez daha düşünerek hareket etmesi gerekiyor.

Şimdi bırakın her ne fikriniz, inancınız, ideolojiniz, siyasi fikriniz varsa…

Sizin gibi düşünmeyenleri eleştirmeyi, yargılamayı, suçlamayı, tahammülsüzlüğü, kini, nefreti bırakın. Şiddeti beslemeyin, söndürün. O üzerinize geldikçe, siz daha da “su“ gibi “aziz” olun. İzlemeyin bunu körükleyen her türlü tv programını, haberi… İzlettirmeyin. Yangına körükle giden sosyal medyayı takip etmeyin, takip ettirmeyin… Siyaseti hayatınızda bir araç olarak görün ama “amaç” edinmeyin. Her şeye rağmen güvenin birbirinize, komşunuza, eşinize, dostunuza. Ümitsizliğe kapılmayın, ümitvâr olun. Yarını kuracak olanların bizim çocuklarımız olduğunu unutmayın, onlara nasıl bakmayı öğretirsek, geleceğe de onu bırakırız. Bu “şiddet” sarmalında yerinizi almayın, terk edin… Çocuklarınıza sevmeyi, anlayış göstermeyi, gönül almayı, kalp kırmamayı, insanları “Yaradan” dan ötürü sevmeyi, kimseye önyargılı yaklaşmamayı, hiç kimseye kötü söz söylememeyi, ne olursa olsun saygı göstermeyi, uzlaşarak anlaşmayı, farklı olanı olduğu gibi kabul etmeyi öğretin. Öğretmeden önce, öğrenin. Öğrenin ki, öğretebilin.

Ayşegül Uysal

1982 Giresun doğumlu. İşetme mezunu, tipik bir Karadeniz kadını. Çocuklarının olacağını öğrendikten sonra tam bir ar-ge elemanına dönüşüp, araştırma-uygulama-sonuçlandırma üçgeniyle boğuşmaya başlayan, çocuklar için "daha iyisi ne olabilir" e takık, üretmeyi, yazmayı, okumayı, yeni yerler ve yeni insanlar görmeyi seven, deli-dolu , çalışan bir anne. En hassas konu çocuklar... STK faaliyetleri içerisinde... 3 çocuklu bir hayatın dezavantajlarını avantaja dönüştürmeye çalışmakla meşgul.
Çocuklarına bırakabileceği her ne varsa onun peşinden koşturmaya hazır. Hayatımı çocuklardan önce ve sonra diye ayırsam, onların var olduğu kısımda yeniden doğduğum aşikar..

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız