Gülüş'ün Köşesi Yetişkin Psikolojisi

Nasıl kafa bulmuşuz bebeklerimizle!

Geçen gün, bir arkadaşın bebeğine hediye almak için, uzun süredir girmediğim bebek dükkânlarından birine girdim. Dükkânın atmosferinin dışarıdan ne kadar çarpıcı biçimde farklı olduğunu hissetmek için uzun süredir bebek sahibi olmamam, yani yeni annelerin dünyasından sıyrılmış olmam gerekiyormuş. Alice’in Harikalar Diyarında küçülüp minicik oluvermesi gibi, ben de birden kendimi 11 yıl öncesinde, bu dükkâna ilk atım attığım günde buluverdim. Açık bir eczane bulup hamilelik testimi yaptıktan, pozitif sonucu görünce kocama durumun vahametini açıklamak için Michael Moore’un “bu dünyaya çocuk getirilmez” dedirten filmini bitirmesini bekledikten, yeni bir evreye geçişin heyecanını yeni hayatımla tanışarak yatıştırmaya çalışırken bu dükkâna adım attığım o günde…

Burada havadaki melatoninin kokusunu almak şöyle dursun, elinizle dokunabiliyordunuz ona! Bir bebeğin ağlaması, dünyanın en güzel sesi kabul ediliyordu. Dışarıda üzerine para verseler dinlemeyeceğim şarkılar, içeride çocuk sesli şarkıcılar ve oyuncak enstrümanlar eşliğinde çalıyor, bana yeni bir hayat vaat ediyor, duygularımı çingene pembesine çeviriyordu. Dışarıdakilerin “fazla süslü” diyecekleri giysiler –ayı kulaklı pijalamalar, tavşan kuyruklu tulumlar- içeride yok satıyordu. Bu dünya o kadar huzurlu, o kadar mutluydu ki etrafı seyrederken gözlerim yaşarmıştı. İster planlı olsun ister sürpriz, bebeğinizin aileye katılmasını muhteşem kılacak her şey – dizayn bebek arabaları, yuvarlak hatlı beşikler, son teknoloji biberonlar ve hamileliği yedi düvele duyuracak tişörtler- burada satıştaydı. Benim anne olacak olmam bir bilgiydi, ama buradan alışveriş yaptığım takdirde annelik pekala bir çocuk odası olabilirdi. Ve bir bakım çantası. Ve bir bebek telsizi. Ve şu harika hamile tişörtü…

Böylece bebek elimize geçmeden, hayatı geçti! Odasını ben tasarladım, oyuncaklarını ben beğendim. “Çocuğuma bunu giydirmem” dedim, gittim kıyafeti beğendiğim modelle değiştirdim. Bebek dünyaya gelmeden kendime silbaştan bir evren yarattım. “Kırmızı Balık Geliyor”un “Nothing Else Matters”ı yendiği, Michael Moore’un tacını Pepee’ye devrettiği, felaket haberlerinin plasentamı aşıp ruhuma dokunamadığı bir hayatım oldu. Benim başıma gelmeyen bir başka şey, bazı annelerin kendilerini bebekle özdeşleştirip, kafada kurdeleler, belde tütüler ile profesyonel fotoğrafçılara poz vermeleri oldu. Bebek sarhoşluğuydu. Ve daha yeni başlıyordu!

Annelik, anne olmak isteyen bir kadının başına gelebilecek en güzel şey. Sadece bedenen değil, ruhen de büyüyor, ruhen de kök salıyor ama bir süre değişimi nasıl yöneteceğini bilemediği doğrudur!

Hayatımın sadece zorlaştığı doğru değildi: Bebekli bir kadın olarak parkta, alışverişte, bekleme salonlarında çocukların birbiriyle tanıştığı kadar kolay tanışabiliyor, yeni arkadaşlar ediniyordum. Kucağımda bir bebek olduğu için sıra beklemiyor, girdiğim her yerde boş koltuk buluyor, tanıdık-tanımadık herkesten yardım alabiliyordum. Muhabbetinden sıkıldığım masalardan bebeği gezdirme bahanesiyle kalkıyordum, bebek varken yaptığım hiçbir şey terbiyesizlik değildi! Aslında pespembe olan sadece dükkan değildi, bütün hayatım pembe bir toza bulanmıştı…

Tabii bu rüya evreninin bir son kullanım tarihi vardı. İkinci çocuğu yapınca süreç biraz uzadıysa da, eninde sonunda Muhteşem Onyıl bitti.

O gün dükkana girince anladım ki, kafam gerçekten güzelmiş! Ama bu güzelliğin tadı kaçmadan bitmesi iyi olmuş. Neden mi? Anlatayım.

10 yıl sonra, bir arkadaşın bebeğine hediye alıp akşam yemeğine gittiğimde, Alice’in Harikalar Diyarında büyüyüp kocaman oluverdiği gibi, kendimi eski yetişkin hayatımda buluverdim.
Bir baktım ki sofrada oturmuş büyüklerle sohbet ediyorum –edebiliyorum!
Çocuklarım, evin iki küçük bacanağıyla bana ihtiyaç duymadan oynuyor, yemeklerini kendi kendilerine yiyor, tuvalete kendi başlarına gidiyor, sorunları kendi aralarında çözüyorlar.
Bir baktım ki sofrada koca koca adamlarla memleketi kurtarıyorum. Yıllar önce yaptığım işlerden ve şimdi yapmak istediklerimden bahsediyorum.
Bir baktım, majör akorların yanına minörler eklenmiş, son okuduğum kitap uzun bir romanmış ve komşu ülkede olanlar beni çok düşündürüyormuş…

Bebek varken çoğu zaman yeterince uyuyamazdık. Çoğu zaman iyi bir anne olmak için doktora öğrencisi gibi çalışırdık ve neredeyse hiçbir zaman yaşıtlarımızın koyu sohbetlerine birkaç dakikadan fazla katılamazdık. Toz pembelerin, boncuk mavilerinin, marimbaların, arplerin, çıngırakların içinde, neyse ki bebek sarhoşuymuşuz!

Gülüş Türkmen

Yazar, müzisyen, iletişim danışmanı.
www.gulusturkmen.com

1 Yorum Var

Yorum yapmak için tıklayınız