Gülüş'ün Köşesi

İki dakikanın düşündürdükleri

Bu sabah saatlice uyandım. Servise yetişmeleri gereken çocuklarımı yumuşacık bir üslupla uyandırdığım için kendimden memnun kaldım. Çocuklar toparlanıp giyinirken mutfağa gidip kahvaltılarını hazırlamaya başladım. Geç kalmamaları için, iki yıldır uyguladığım taktiği uyguladım:

“Çocuklar, mutfağa gelmek için 7 dakikanız kaldı.” – Tamam, dediler.
“Çocuklar, mutfağa gelmek için 4 dakikanız kaldı.” – Hazırlanıyoruz, dediler.
“Çocuklar, mutfağa gelmek için son 1 dakika!” – Tamam, dedi Aslı.

Derken Barış’tan bir ses geldi:

“Anne ben 2 dakika gecikeceğim”. – Tamam, dedim.

Tamam dedim ama, neler düşündüm neler.

Önce gurur duydum. Başarmıştım. Öğretebilmiştim çocuğuma zamanı.
Öğretebilmiştim kendisini bekleyene karşı sorumluluğu olduğunu.
Verilen sözün tutulmasının önemini de anlatabilmiştim.
Ve 2 dakikanın 3 dakika olmadığını…

Ama sonra, içim sızladı.
Çünkü anladım ki oğlum, 2 dakikanın 120 saniye olduğunu düşünen azınlık içinde olacak. Ve haksızlık hissedecek.

Ben iki farklı kültürün ürünüyüm. Doğu’da doğdum, Batı’da yetiştim. Bu beni kısmen Doğulu, kısmen Batılı yaptı. Bu da ister istemez çocuklarıma Türkiye topraklarında çok da geçerli olmayan bazı olgular aşıladığım anlamına geliyor.
2 dakikanın 120 saniye olduğu düşüncesi gibi.

Türkiye’de “1 dakika bekle”, “5 dakika sonra” gibi sözler, hep aynı anlama gelmektedir aslında: Biraz sonra.
“1 dakika” diyen kişi 60 saniye kastetmez, hep daha fazla bekletir. Ama bunun bir önemi yoktur çünkü “1 dakika bekle”den duyulan şey “biraz bekle”dir.
Oysa Almanya, Belçika ve Hollanda civarlarında “1 dakika” tam olarak 60 saniyedir. Taşma payı saniyelerle ölçülebilir ancak, dakikalarla değil.

Okuluna 1 dakika bile gecikince yüzüne kapı kapanan benim gibiler, servisi bekletme fikri karşısında kaskatı kesilirler. Batıda servis bekletilmez. Gerekirse soğukta daha fazla ayakta durulur ama servisin içindeki insanları bekletmeye hakkımız olmadığı öğretilmiştir bize.
Doğu’da ise Batı’nın kuralları geçerliymiş gibi bir hava eser ama, Doğu’nun kuralları uygulanır. Bu da pek çok insanın sıkça haksızlık duygusu yaşamasına sebep olur: “Beni beklemediniz de onu niye bekliyorsunuz?” gibi…

Erin Meyer, “Culture Map” adlı kitabında farklı milletlerden işadamlarının birlikte sorunsuz çalışabilmeleri için Hollanda ya da Almanya modeli üzerinden gitmek konusunda anlaşmalarını öneriyor. Bu ne demek? Türk ya da Arap modeli ile işler ağır yürür, demek.

Bu durumda, şehirde yaşayan ve okula yetişmesi gereken çocukları ortak bir modelde yetiştirmeyi düşünmeli miyiz acaba?

Gülüş Türkmen

Yazar, müzisyen, iletişim danışmanı.
www.gulusturkmen.com

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız