Gülüş'ün Köşesi

Hayattan mı kaçıyoruz?

Bu yazı altın kafesler hakkında...

Biri bize çocuğumuzu altın kafese kapattığımızı söylese bunu kabul etmez, hatta patavatsızlık olarak değerlendiririz. Ben bu yazımla patavatsızlık kartımı oynuyorum. Bu yazı, altın kafesler hakkında.

Okullar açılır açılmaz malum konu yeniden alevlendi: Hani, herkesin bildiği şu eğitim gerçeği.
Sokaktan hangi öğrenciyi, hangi anneyi çevirseniz, eğitim sistemimizin kötü durumundan haberdar olduğunu söyleyecektir. Damla Çeliktaban da yeni yazısında “dayatılan bilgiyi ezberlemenin ve sonra da ezberden tekrar etmenin bir beceri ya da hayata dair bir kazanım olmadığını” hatırlatmış.
Sonra öyle bir şey söylemiş ki, şapkamı önüme koyup uzun uzun düşündüm.

“Uzay’ın okulu konusunda içim rahat; öğrencilerini törpülemeye değil parlatmaya niyetli olduklarını biliyorum.”

demiş önce. Ve hemen ardından;

“Yine de içimden hayatımı, geçen tıpkı Ben Hewitt ve oğulları gibi, ailemle bir ormanda yaşayarak geçirmek olurdu.”

Ben de onun ve pek çok annenin gibi, çocuklarımın nispeten korunaklı bir okulda okuduklarını düşünüyordum.
Sonra hayallerim yıkıldı, pedagog çevrem sayesinde böyle olmadığını anladım. Okulu değiştirdim.

okul4Seçimlerimizin doğru olduğu sanrısını konuşmak varken bizler, çocuğu korunaklı bir okula vermenin de ötesinde, onu okula göndermeyerek ormanda yaşama idealinden bahsediyoruz. Ben Hewitt bunu başarmış. İlham verici, ama kime göre doğru?

Bir başka “başarı” hikayesine bakalım: Kanada’ya yerleşme imkanı bulan çift, Türkiye’yi terk etmeden önce bir veda mektubu yazma ihtiyacı duymuş. “Belki tesadüfen o gün denk gelmeyip patlayan bir bomba ile ölmüyoruz, ama bu da pek yaşamaya benzemiyor doğrusu.”

Mektupta, bombalar hayatımıza girmeseydi yine de her gün yaşadığımız felakete, yani eğitim sistemine de değinmişler:


“Belki çocuğunuzu yılda 40.000TL vererek en iyi okula gönderiyorsunuz ama canını eğitimsiz, saygısız, hatta kuvvetle muhtemel daha önce içeri girip çıkmış eski bir dolmuş şoförünün kullandığı servise emanet ediyorsunuz… Siz gece gündüz çalışıp didinip tüm servetinizi yıllarca bu okullara, kurslara yatırıyorsunuz ki çocuğunuz mezun olduğunda 1500TL maaşla, dayısının torpiliyle yönetici olmuş bir hanzonun altında çalışabilsin…”

Bundan 17 yıl önce, dünyanın en refahlı üçüncü ülkesi olduğu söylenen Belçika’da, öğretmenimin ve sınıf arkadaşlarımın önünde Belçika’nın eğitim sistemini yerin dibine sokarcasına eleştirirken -ve inanın bana çok sağlam referanslar toplamıştım- Fransız eğitim sisteminin Belçika’dakinden kötü olduğunu henüz deneyimlememiştim.
16 yılda güvenliğin değil ama insanlığın yerlerde süründüğünü söyleyecek kadar olay yaşamıştım.
Para birimiyle değil ama yalnızlıktan dibe vurulduğunu defalarca görmüştüm.

okul2Türkiye’ye dönerken anavatanımın bana veremeyeceği bazı şeyleri yanımda getirdiğimi henüz bilmiyordum ama, dönüyordum çünkü Türkiye’de Belçika’nın bana asla veremeyeceği hayati şeyler olduğunu görmüştüm.

Şimdi hali hal olmayan Türkiye’yi bırakıp Kanada’ya, hali hal olmayan okulu bırakıp okulsuz bir dünyaya geçmek isteyenlere, oraları da inceleyen biri olarak mektup yazacak olsam, ne derim acaba…

Bir insanın evine, sokağına, mahallesine, birlikte büyüdüğü çevresine, ailesine, alıştığı davranış biçimlerine, örf ve adetlerine, lezzetlere, koku ve dokulara, havaya, iklime, DNA’larına işlemiş yedi sülalelik geçmişine sırtını dönmesi, bir rahatlama getirmiyor.
Kendinizi yanınızda götürdüğünüz sürece yeni bir hayata yelken açmak her zaman sağlıklı seçenek olmuyor.
Haklarını aramak muhteşem bir şey ama, radikal bir yola girmek çocukların sağlıklı yetişmesi için yeterli olmuyor.

okulBu ülkeyi hatta bu dünyayı terk edip Mars’ta yaşama hayali ile bir ömür tüketebiliriz. Birilerinin Mars’taki yaşamı da düşünmesi gerek, elbet! Ama bu radikal kararların peşinden giden önderlerin, onlardan hayranlıkla bahsederken bile “hafif çatlak” olduğunu söyleyeceğimiz konu uzmanlarının hayatlarının ideal koşullarda geçtiğini, çocuklarının sağlıkla yetiştiğini söyleyebilir miyiz?

Oysa sürüye rağmen, sürünün içinde bir birey olmayı öğrenmek, belki bundan çok daha rahatlatıcı, çok daha özgürleştirici ve de sağlıklı?

Çocuklarına “uzak ama güzel” bir yaşam vaadi veren ebeveynler arzularının gerçekliliğini, çocuğun sınırlarını zorlayıp zorlamadıklarını çok iyi düşünmeliler. Mesela ben, 16 yıllık deneyimime rağmen yurtdışına yeniden yerleşmeyi hiç düşünmüyorum. Yaşadığım 17 Ağustos depreminde de düşünemedim, uçakların üzerime düşeceğini zannederek geçirdiğim 15 Temmuz kalkışma gecesinde de.
Siz Kanada’ya özeniyor musunuz? Gitmemeniz için de malzeme bulunabilir…

Ama bu yazımda siyah ya da beyaz duymak isteyenler için pek bir şey yok.
Kanada kötü demiyorum, Türkiye iyi demiyorum,
Okulsuzluk kötü demiyorum, okul iyi demiyorum.

Anne babalar olarak kaçmak için değil, iyileştirmek için emek verelim, diyorum.

dengeBir şeylere karşı çıkarak, bir şeyleri iyileştirmek için uğraşarak bir şeyler elde ediyoruz.
Bakınız,

  • 1990 yılında Belçikalı eğitmenler, yeterince uzun bir süre öğrencilerini mağdur etmeden grev yapmayı başararak devletten istedikleri iyileştirilmiş koşulları aldılar.
  • Ivan Illich gibi sıra dışı eğitim uzmanları, okul kurumuna tepkileri sayesinde “Alternatif Eğitim” kavramının önünü açtılar.
  • Ölüm korkusuyla yaşayan bilimadamları, 70’li yaşlara daha dinç girmemizin yollarını buldular.
  • Erkek egemen topluma lanet okuyan feministler sayesinde biz kadınlar oy hakkına sahip olduk. Örnekler çoğaltılabilir…

Ama feminizm uğruna varını yoğunu vererek, botoks içinde yüzerek ya da okul kavramını yeryüzünden silmeye baş koyarak iyi ebeveyn olmak zor.

İçinde yaşadığımız hayattan kaçarak çocuklarımızla altın kafeslere girmektense, daha iyi bir dünya için çalışmaya devam etmek, uzaktan çok parlamasa da, parlak bir seçenek…

Gülüş Türkmen

Yazar, müzisyen, iletişim danışmanı.
www.gulusturkmen.com

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız