Beslenme Gülüş'ün Köşesi Sürdürülebilir İyi Ebeveynlik

Hayatını kontrol edemeyen, kafayı yediğine mi takıyor?

Ne yediğimize değil nasıl yaşadığımıza odaklanırsak, daha esnek kurallara rağmen daha sağlıklı yaşayacağımızı düşünüyorum.

Yakınlarım bilirler, ben tatlıya bayılırım. Elbet tatlısız “yaşayabilirim” ama bunu neden yapayım ki? Ölüm döşeğinde “Ah! Bu lezzetten mahrum yaşadım ve işte ölüyorum!” demek istemem. Dikkatli tüketmeye çalışsam da, pek çok insana kıyasla çok tatlı yerim. Buna rağmen, kilom sabittir!
Kilomu korumak için, istemesem de, minimum ölçüde spor yapmaya ve dengeli beslenmeye gayret ederim. Ama ben 20’li yaşlarımın başında kilo korumak için daha etkili bir yöntem keşfettim. O gün bugündür yaşım için uygun bir bedene sahibim. Bu yazımda size bu keşfimi anlatacağım. Uzman olmadığım bir konuda yazdığımdan başlığı soru biçiminde oluşturdum. İşin doğrusunu konu uzmanlarına sormayı ihmal etmeyelim…

Annem Belçika’da iş bulduğunda ben 9 yaşındaydım. Anneannemde geçirdiğim 6 aylık taşınma süreci boyunca incecik bir kız çocuğundan balıketli, koca kalçalı bir yavruya evrildim. Bu kiloları annemin yanına gider gitmez veremedim. Dilini bilmediğim, arkadaş edinemediğim Brüksel’de sıkılıyordum, bütün zevkim birbirinden renkli, daha önce hiç tatmadığım yiyecekler oldu. Ayrıca dünyanın bütün mutfakları Belçika’daydı: O dönemin Türkiye’sinde görmediğim Çin’in tatlı ekşi soslu tavukları, İtalya’nın pizzaları, Meksika’nın nacho’ları, beynimin ödül merkezini tatmin edebilen harika şeylerdi. Ülkenin yağmurlu, rüzgârlı, nemli havası hiç değişmiyor, insanın içini sıkıyordu. Fransızcam yavaş ilerliyordu, kimseye derdimi anlatamıyordum. 4 yıl boyunca kendimi tam olarak ifade edemedim, hep kalıp cümlelerle konuştum.

O dört yılın sonunda bir yaz tatilinde kilolarımı veriverdim! Ne var ki 3 sene sonra, bu sefer okulumu sevmediğimin farkında vardığımda, yeniden kilo aldım. 17 yaşındaydım ve artık ne istediğimi biliyordum: Türkiye’ye dönmek. Babamla İstanbul’daki Fransız okullarına baktık ama “denklik” olmadığı için geçiş yapamayacağımı öğrendim. Sonraki 3 yıl benim için artık dişimi sıkma süreciydi. Bir oturuşta bir paket çikolatalı bisküvi, ardından 500 gram meyveli yoğurt yiyebilme kapasitemi gördüm. Pantalonum kalçamdan zor geçiyordu.

O dönem kurban bayramında kesilen hayvanları görmek bende ete karşı bir soğukluk yarattı, tavuk ve balık dışında et yemez oldum. Sanırım buna semi-vejetaryenlik deniyor. Doğrusu tavrım bana havalı da geldi: “Beaaan veajearatjeaneaaam” demek, bir üst sınıfa dahil hissettiriyordu bana kendimi.

Lise kâbusu bittiğinde hala Türk üniversitelerine geçiş denkliği sağlanmıyordu. Bu sefer göreceğim eğitime özgür irademle karar verdim. Ertesi sene, rejim yapmamama rağmen forma girmiştim. Mutluydum ama mutluluğumun bedenimle ilgisi yoktu; Almakta olduğum eğitimi sevmiştim.

Nihayet 26 yaşımdayken Türkiye’ye dönme hayalim gerçekleşti. Her şeye kıyma koyma meraklısı Türk aşçıları, vejetaryen çizgimden hafif kaydırdılar beni. Ama çok da önemli değildi!
Ne var ki ülkede ekonomik kriz oldu ve aşık olduğum işime son verildi, işyerim kapatıldı. Mecburi olarak bir başka işyerine başımı soktum ve orada, birkaç ay içinde, yeniden kilo aldığımı fark edecektim.

Eşimle birlikte yaşamaya başladığımızda baktım ki yarım zamanlı çalışmak çiftimiz için sorun olmayacak.
İstediğim ritmi tutturunca ne göreyim? Kilom yeniden sabitlenmiş.

26 yaşımdan sonra hiçbir diyet ya da sağlıklı yaşam kitabı bana yeterince çekici gelmedi. Hiçbirini satır satır okumadım. Montignac’lar geldi, Karatay’lar geçti, Taş Devri, Vegan devri, hepsi çok ilginçti, ekoller herkesin dilindeydi ama ben bir türlü ilgi duyamadım.

Derken birer birer anne olmaya başladık. Hamileliğimle birlikte vejetaryenlik hayatıma geniş bir ara vermeye karar verdim. Çocuğumun sağlıklı doğması her şeyden önemliydi, doktor bana ne derse onu yapacaktım.

Bir baktım, bu sefer bebeğin kaç gram süt emdiğine, kaç ay emzirmemiz “gerektiğine” saplandık. Biter mi? Ne mümkün, daha yeni başlıyor! Dolma içini robotla mı çekip vermeliydi, çekmeden mi yedirmeliydi? Bu ne biçim bir muhabbetti!
Domates çorbasını içmedi, ekmek yemese daha mı iyiydi, et yedirilemiyordu, süt içirilemiyordu, öyleydi, böyleydi derken bir baktık yemek sorunu olan çocuklarımız var.

Çocuk eğitim uzmanı Nesrin Demiray söylemişti, “Çocuk annesinin hangi konuda zaafı olduğunu bilir ve onu tam oradan vurur”. Benim iki çocuğum var, çocuklarımın beni vurabilecekleri noktalarım da var ama beslenme, bunlardan biri değil. Ve biliyor musunuz, biz yemek problemi yaşamadık! Dengeli besleme sorumluluğumu aldım ama asla lokmalarını saymadım. Onlar da, ben de, kendimiz için yeriz.

Sonuç olarak, benim penceremden görünen şu: Çocuklarımızın sıkıntısız bir beslenme hayatları olmasını istiyorsak ne yiyip ne yemediğimizden ziyade, istediğimiz hayatı kurabildik mi, buna bakmalıyız. İstemediğimiz bir şehirde, istemediğimiz bir evde, anlaşamadığımız bir koca ile yaşıyorsak, sevmediğimiz bir işe gidiyorsak, yemekle ilişkimiz hassas olabilir. Eğer öyle ise, ne yediğimize değil nasıl yaşadığımıza odaklanarak yemek sorunumuzu da çözebiliriz!

Türkiye’nin koşullarını, çalışan anne olmanın zorluklarını göz ardı ettiğimi sanmayın. Söylediğim şey Türk halkına “ekmek yemeyin” demeye benzemiyor. Ancak kendi içimizde bu muhasebeyi yapmak ve kendi gerçeğimizi itiraf etmek zorundayız. Sorunu ifade etmek, çözümün yarısıdır. İşleri bugün hemen düzeltemeseniz de, ilk fırsatta düzeltmek için tetikte olursunuz.
Ben İstanbul’da yaşamak istemediğimi bilmeseydim, eşim Ankara’da iş fırsatı olduğundan bahsettiği gün “Hiç düşünme, hemen kabul et!” diye sıçramazdım. O zaman da çocuklarımızı sıkışık tepişik bir mahallede, sinir içinde büyütmüş olurdum.

Ne yediğimize değil, nasıl yaşadığımıza odaklanırsak, ihtiyaçlarımızın farkına varırsak, daha esnek beslenme kurallarına rağmen daha sağlıklı yaşayacağımızı düşünüyorum.

Gülüş Türkmen

Yazar, müzisyen, iletişim danışmanı.
www.gulusturkmen.com

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız