Gülüş'ün Köşesi Kitap

Hani kitap göz yakmıyordu, Sabiha?

Bu kitap doğal doğumla doğurulmuş, sadece anne sütüyle beslenmiş, düşe kalka büyütülmüş...

fazlaanne1Geçtiğimiz Cumartesi Akbatı AVYM’de harika geçen seminer ve imza günü saatlerimin ardından, korktuğum başıma geldi: İstanbul trafiğinden kaçma planlarım hüsranla sonuçlandı. Önce “her saat başı” dedikleri deniz otobüsünü kaçırıyorum zannederek bitmek bilmeyen yolda saniyeleri saydım. Koşarak vardığım iskelede otobüsün gelmesi için tam 4 saat daha bekleyeceğimi öğrendim! Sonrasında kendimi önce bir minibüste, sonra da Marmaray’ın vagonlarından birinde buldum. O yorgunlukla sağa sola savrulurken beni oralardan kaçıracak, dinginleştirecek bir masala her şeyden çok ihtiyacım vardı. Sabiha Gürkaynak, ihtiyacım olan o masalın anlatıcısı oldu…

İmza seansım sırasında Fazla Anne, bana kendi kitabı “Y Kuşağı Anneyim Ben”i hediye etmişti. Kapakta kitabını doğal doğumla doğurduğundan, sadece anne sütüyle beslediğinden, düşe kalka büyüttüğünden falan bahsediyordu. Daha geçtiğimiz Salı Ankara Üniversitesi’ne blogger anneler hakkında bir sunum hazırlamış, bir adım öne çıkan blogger’ların çoğunlukla medya okumuş olanlar olduğunu öğrenmiştim. Sabiha bunlardan biriydi. Gerçekten de dediği gibi kitabını göz yakmayan şampuanla yıkamış, her bir cümlesini ince eleyip sık dokumuştu. Okura da su gibi okumak kalmıştı…

fazlaanne2Daha ilk sayfalarda şeffaflığı, ‘fazla’lıkları ve eksikleriyle kendini okura açıyor Sabiha. Hassas ama güçlü bir yapısı var, gördüğümde de aynı hissiyatı vermişti. Sadece bu kadar hızlı yakınlaşacağımızı tahmin edememiştim. Ama o gün o metro yolculuğu boyunca Sabiha koluma girmiş, benimle konuşuyor gibiydi. Başlarda o anlatıyor, ben gülüyordum. Tabii yanımdaki insanlar Sabiha’yı değil kitabı gördüklerinden, merak etmiş olmalılar, neye gülümsüyorum acaba böyle…

Güldürüyor ama, aslında başta çok ağlamış Sabiha. Oğlunun koliğini hiçbir kitapla, hiçbir metotla çözememiş. Öyle kalakalmış kucağında bebeyle, gecenin ortasında. Farkında olmasa da, okuduklarından beslenmiş. Çocuk kendi kendine büyümüş, anne kendini büyütmüş. Çocuk hız kazanırken, annesi yavaşlamayı başarmış. ABD’de okuduğu finansal yönetimi boşa mı okuduğunu sorgularken, ne tür yüksek mertebeli bir işin CEO’su olduğunu fark etmiş:

Bu annelik çok zor işmiş. Çocuğu doğurmak, taşımak, bakmak, büyütmek, eğitmek… Onları demiyorum.

Annelik diyorum, çok zor işmiş.

Kendi içindeki çocukla yüzleşmek, diyorum, dört kelimelik yarım kalmış bir cümleden çok daha fazlası… Bir hayatı geri sarmak, yırtıklara yama yapmak, sökükleri dikmek, yaralara geçsin diye üflemek ne zormuş. Terzi kendi söküğünü dikemiyorsa da, anne kendi çocukluğunu da kendisi temize çekiyormuş.

Bir tek babasını anarken buruluyor Sabiha. O burulunca, okur burkuluyor. Hatta kitap, biraz da beklenmedik bir şekilde, insanın gözünden bir damla yaş akıtmadan bitirmiyor kendini. Tam misafirini kapıdan uğurlarken en derin yarasını gösteren bir ev sahibi gibi, daha konuşacak çok şey olduğunu söylüyor Sabiha. Kitabı okur okumaz dost olmuşuz onunla…

Benim için hikayenin en eğlenceli kısımlarından biri de, alıntılar. Kimler yok ki! Emel Müftüoğlu’ndan Plato’ya, Steve Jobs’tan Mevlana’ya, John Lennon’dan Mazhar Alanson’a birbirinden güzel ve şaşırtıcı sözler bir araya gelmiş. Çok çalışmış Sabiha, blog değil kitap yazmış gerçekten. Tekrar tekrar okunası, çocuklara bırakılası bir kitap.

Yıllar sonra bakıp şöyle diyebileceğiz: “Zamanımızın yüzde ellisini alan o blog çılgınlığından geriye bize birkaç güzel masal kaldı. Bu da onlardan biri işte”…

Gülüş Türkmen

Yazar, müzisyen, iletişim danışmanı.
www.gulusturkmen.com

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız