Alternatif Anne Ödülleri Eğitim

Eğitim: İdeolojilerin Savaş Alanı

Memleketin tüm çocukları kurtulmadığı sürece, rahat yüzü yok bize!

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yurttaşlarını “doğru vatandaş” a dönüştürmek üzere planlanan, ideoloji pompalamasının, mesela tarih eğitimi gibi alanlarda arşa vurduğu, tuhaf bile denemeyecek bir sistem hakkında yazmak zor. Hele bir de vakti zamanında aynı tornadan geçmiş ve bu kısıtlayıcı, koyunlaştırıcı etkilerden arınmak üzere kendini hala rehabilite eden biriyseniz, daha da zor. Üstelik bir de toplumsal duyarlılığı yüksek bir kadın, bir anneyseniz, misli misli zor. Çünkü neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Ama bir yerden de başlamak lazım.

İşin başı taa kız enstitülerine dayanıyor. Yeni kurulan cumhuriyetin kadınlara verdiği önemi dünya aleme göstermek, devlet eliyle sağlam, pürü pak yani “beyaz” bir orta sınıf yaratmak, kadınları kamusal alandan çok evlerinin yöneticisi olarak eğitmek, doğru vatandaş tanımına uygun, vatana millete hayırlı evlatlar yetiştirmek, evde huzurlu bir ortam yaratmak, sofraya leziz yemekler koymak ve hayata dair her türlü ayak işini kendi üzerine alarak ve yetmiyormuş gibi bir de kocalarının iş hayatındaki bakımlı, müşfik, fedakar, arka plan gücü olup stresini azaltmak üzerine kurgulanmış bir eğitim sistemi. Benim yaşımdakilerin anneleri, birçoğunuzun anneanneleri tam da tarif ettiğim bu kadın tipiydi ve bu “görevini” layıkıyla yerine getirmiş kadınları sadece o günlerin hem toplumsal hem de bireysel koşulları içerisinde değerlendirebiliriz. Yargılamak kimsenin haddine düşmez.

O günlerden bugüne o kadınların kızları, değişen dünyanın koşullarına ayak uydurmayı, kendini erkeklerden daha fazla geliştirmesi, bir yerlere gelmesi için tırnaklarını ve bazen kadınlığını feda etmesi gerektiğini bilerek öğrendi. Çok öğretici ama çok da iç paralayacı ve maalesef büyük çoğunluk için hala da devam eden bir süreç bu. Kız enstitüleri, kız liseleri yerlerini karışık liselere bıraktı ama kız çocuklarını modernitenin en önemli göstergesi olarak gören, fakat bu görüşün içini doldurmayı bir türlü beceremeyen devlet ideolojisi hep oradaydı. Bakınız, kadınların kamusal alana katılma oranı. Hadi sizi yormayayım, daha kolay bir örnek olsun. Bakınız, memleket genelinde saat 10.00’dan sonra sokaktaki kadın sayısı.

Peki, o kadınların torunlarının durumu ne?
Meslek sahibi olmaları daha kolay ama çalışamıyorlar, iş yok!
İş bulanların da iş hayatında kalabilmeleri, fazla talepkâr olmadıkları ve “kariyer” diye inlemedikleri sürece mümkün…
Kendi işini kurabilenler, yapabilenler istisna sayılacak kadar az.
“Çocuk da yaparım, kariyer de” diyeni yok mu? Var, elbet. Ama arkalarında ya kapı gibi aile desteği ya da finansal özgürlüğün anahtarı var!

Özgürleşemeyen ama yine de modernitenin göstergesi olan kadınlarımızı dönüştürmek suretiyle aileleri kontrol edilebilen küçük birimler haline getirme hayali, son yıllarda devlete hâkim olan yeni ideolojinin de temel unsurlarından biri. Yani kadınlar açısından bakarsak, aslında başlangıçtan bu güne pek de değişen bir şey yok. Bireylere değil de aile kurumuna güvenerek toplumsal değişim yaratma arzusu kadınların eğitiminden başlıyor ve kadınların sadece anne değil, makbul anne (yani sistemi sorgulamayan, durumla barışık) olmaları evlerinde oturup, kamusal alanda fazla dolaşmamaları gerekiyor. Bu kadınların doğal görevlerinden biri de ev içi öğretmenlik. Adı ne olursa olsun her ideolojinin yeniden üretilmesi ve tabii sistemin sürekliliği de buna bağlı.

Bunu yapmayan kadınlara ne oluyor peki? Her konuda alternatif çözümler üretmeye, boşluklarını bulup yavrularını “sistem” denen o tornaya kaptırmadan, teğet geçirmeye çalışıyorlar. Anne-babaların bir araya gelip kendi okullarını açmaya çalışmasına kadar varıyor bu iş!

İyi sonuçlar alınmış mı? Nafile çaba mı? Bekleyip göreceğiz.

Unutmamamız gereken şey şu: Çocuklarımızı sistemden kaçırabiliriz belki, ama günü geldiğinde bu sistemde yetişmiş çocuklarla asgari müşterekte buluşmak zorunda kalacaklar. Karşılaşacak, birlikte çalışacak, sorunları ya da sevinçleri paylaşacaklar. Bunu engelleyemeyiz. Çünkü aynı toprağın çocukları onlar. İşte tam da bu sebepten sadece kendi çocuğumuz değil, memleketin tüm çocukları kurtulmadığı sürece, rahat yüzü yok bize!

Çiğdem Yalçın P.

1966 doğumlu. İktisat okudu, turizmci oldu. Yetmedi üzerine bir de yüksek lisans yaptı. Hak temelli çalışan sivil toplum örgütlerinin projelerinde yer aldı. Çok gezdi, çok insan tanıdı, çok çalıştı, çok okudu ama az yazdı. Nihayet evlenince durulur zannedildi, olmadı. Selin’in feminist annesi, kedisi Pakize’nin en samimi arkadaşı. Şimdilerde doktoraya hazırlanıyor. Açık fikirli, açık sözlü, okuyan, araştıran, elindekini, aklındakini paylaşarak çoğaltan insanları beğeniyor.

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız