Eğitim Kategorisiz

Din eğitimi mi, çile mi?

Din eğitimi konusunda siz neler yapıyorsunuz? Yazarımız bu konuda bir kale yıkmaya kararlı:

Din eğitimi vermek isteyen aile, çocukları belli bir yaşa geldiğinde bu konu üzerinde kafa yormaya başlar. Nasıl, nerden başlamalıyım?  Benim de bu aralar bu sorular kafamı meşgul ettiğinden, daha önce alıp da zamanı geldiğinde okumayı düşündüğüm bir kitap vardı, sonunda onu okuma şerefine eriştim. Aslında bu konuda bir “tık” daha fazla kitap okunmalı ve araştırılmalı diye düşünüyorum. Ne kadar çok okur araştırır, hem pedagogların hem din alimlerinin görüşlerine vakıf olursak o kadar doğru bir karar veririz diye düşünüyorum. Bu mesele sadece pedagogların değil bilakis din alimlerinin de işidir. Çünkü çocuğun psikolojik olarak buna hazırlanmasının dışında bu eğitimin nasıl verilmesi gerektiği de din alimlerinin işidir. Ben önce çocuğun hangi yaşta, nasıl bir psikolojik eksende hareket ettiğini, buna göre nasıl başlamam gerektiğini öğrenmek adına bir pedagogtan başlamayı tercih ettim.

Kitabın Adı: Çocuğun Manevi Eğitimi- Ali Çankırılı

Açıkçası kitabı ilk elime aldığımda hem nasıl bir anlatım tarzına sahip olacağını, hem de hangi noktalara değineceğini merakla bekliyordum. Yazarın daha önce de birkaç kitabını okuduğumdan uslubunu az çok biliyor, beğeniyor, sade bir dil kullanması hoşuma gidiyordu. Fakat bu kadar “hassas” bir konuda nasıl bir tavır takınacağı merak konusuydu.

Kitapta aslında sadece din eğitiminden indirbahsetmiyor, ahlaki eğitim de var. Hatta din eğitiminden çok ahlak eğitimine değinmiş ve bunun din ile olan bağlantısına dokunarak birlikte nasıl ilerlemesi gerektiğini anlatmış. Zaten din eğitimindeki temel yanlış da din ve ahlak eğitiminin birlikte yürütülmemesi, din eğitimi verilirken yapılan yanlışların anne-babanın ahlak eğitimindeki bir takım eksikliklerden, genel-geçer adet ve geleneklerin yanlış işlerliğinden kaynaklanıyor  olmasıdır. “Bütün bunları sentezleyerek çocuğuna aktarabilen insan, doğru din eğitimini vermiş olur” düşüncemi bu kitap destekler nitelikteydi. Kitaptan en çok hoşuma giden yerlerden bazı alıntılar yaparak devam etmek istiyorum.

“Din duygusu sadece yüce bir güce sığınmadan ve bağlanmadan ibaret değildir; içerisinde ahlaki duyguları da barındırır.”  derken Peygamberimizin  “Ben güzel ahlak üzere gönderildim” hadisini hatırlıyor insan ve aklıma bir yerde okuduğum ve çok beğenerek bazen de kullandığım bir cümle geliyor : “ALLAH’ın sana değil, senin O’na ihtiyacın var.”

Aslında her insan din duygusuyla doğuyor. Yani “Nereden geldim? Beni kim yarattı? Nereye gideceğim?” sorularını hepimiz sormuşuzdur ve aldığımız cevaba göre dini duygularımız şekillenmiştir. Bunun yanında bu soruları sorduğumuz zaman dilimi hepimizde farklı seyredip, ailemizden edindiğimiz din bilgisi veya eğitimine göre de bir yaşam sürmekteyiz, en azından böyle yaşam süren insanlar var. Bizler onlardan olmadığımızı düşünüyorsak, kendi çocuklarımıza da bu eğitimi verirken düzgün bir yöntem kullanıp, din eğitimini anneden babadan yüzyıllardır ileri gelen bir “çile” ye döndürmeyelim. İnandığı dinle bütünleşmiş bireyler olsun çocuklarımız. Düzgün din eğitimi verilen çocukların ilerde din değiştirmek ya da dini duygular konusunda farklı bir fikre sahip olmak konusunda daha özgür davranabildiklerini düşünüyorum.

Din eğitimi, içi boş bir kova olmasın

Çoğu ailelerin din eğitiminden anladıkları duygusal yönü bulunmayan mekanik bilgilerdir. Önce, kendi anne babalarından öğrendikleri gibi, “Seni kim yarattı? ve “Kimin ümmetisin?” sorularının cevabı öğretilir. Sonra “sübhaneke” den başlamak üzere namaz surelerini ezberleme ve Kur’anı yüzünden okuma gelir. Bunlar elbette öğretilmesi gereken güzel şeylerdir, ancak çocuğun ruhsal, duygusal ve ahlaki gelişimine doğrudan bir katkısı yoktur. Çocuk bunları öğrenmekle birlikte, yalan söylüyor, yere çöp atıyor, arkadaşlarıyla geçinemiyor, yardımlaşma ve iş bölümüne yanaşmıyor, mızıkçılık yapıyor, oyunun kurallarına uymuyor, benmerkezli davranıyor, başkasının bahçesinden çiçek koparıyor, sokakta gördüğü kedi ve köpeğe taş atıyorsa ailede verilen dini eğitimde bir eksiklik var demektir. diye başlamış yazar kitabın girişinde. Benim zaten her zaman kitapların giriş kısımları dikkatimi çeker, orada mest olduysanız gerisi de geliyor gerçekten.

Bizler dinin insanı iyiliğe ve güzelliğe sevketmesini, ahlaki değerleri hayatımıza yerleştirmeye çalışmasını ne kadar çabuk unutuyoruz da, dini bir takım ritüellerden ve yüzeysel bilgi yüklemelerinden ibaret sanıyoruz. Müslüman bir çocuğun Kur’an’ı orjinalinden Arapça okumasına verdiğimiz önemi, meali yani tefsiri için neden vermiyoruz? Bizim için asıl mesele Kur’an’ın orjinalinin okunmasının öğretilmesinden sonra, içeriğinin öğretimine yönelmektir. Kur’an ne anlatıyor? Ne öğütlüyor, hangi mesajları veriyor? Kur’an’daki yaşam şekli nedir? ALLAH bizden ne istiyor, ne istemiyor? Bu soruların cevabını çocuklarımıza öğretmeden verilmiş bir din eğitimi, içi boş bir kovadan ibaret. Kur’an’ın ahlaki güzelliğini çocuğuna anlatamamış, gösterememiş bir ebeveyn hiçbir zaman ondan verimli bir geri dönüş beklememeli, aksine dinden soğutarak çocuğun hem ruhsal hem duygusal dünyasını da harap edeceğinin farkına varmalıdır.

İçimi eriten cümle

Devamındaki cümle hepten içimi eritir oldu.

Dini eğitimdeki amaç, çocuğa Allah ve Peygamber sevgisi, doğru düşünce ve doğru davranışlar kazandırmaktır. Dini eğitim alan bir çocuk kendisiyle ve çevresiyle geçimli, kendi ayakları üzerinde durabilen, kendisini ifade edebilen, kendi haklarını koruduğu kadar başkalarının da haklarına saygı gösteren, empati yapabilen, üzerinde sosyal baskı olmadığı, yani tek başına kaldığı zaman bile hatalı davranışlarda bulunmayacak kadar iç denetimi gelişmiş olmalıdır.

Beni en çok son kısım etkiledi, başkası yokken bile hatalı davranış sergilemeyen çocuk, düzgün bir din ve ahlak eğitimi verilmiş çocuktur. Bizler din eğitimi verirken gösterdiğimiz yanlış tutum ve baskılar yüzünden hem din hem de ahlak eğitimini yaralamış oluyoruz. Çocuğumuz yanımızda göstermelik olarak dini ritüellere uyduğunu gösteriyor belki ama biz yokken tam tersini yapmaya kalkıyor. Böylece çift kişilikli bir insan modeli de yetiştirmiş oluyoruz. Ne kadar da zarar veriyormuşuz çocuklarımıza baksanıza!

Çocuğu terbiye derken Allah’la ve cehennemle korkutmak, tabiri caizse Allah’a haksızlıktır. Çünkü Allah böyle değildir. Allah, çocuklara karşı annelerinden bile şefkatlidir.

kid-1077793_640Çoğunluğumuz küçükken gittiğimiz Kur’an kurslarında işi bilmeyen cahil hocaların korkutmaları, belki dayakları, nesilden nesile aktarılan yanlış korkutmalardan nasibini almış ailelerimizin de bize geçirdiği “ korku” temelli din eğitiminden nasibimizi almışızdır öyle değil mi? Kimi zaman Allah’a kızmış, kimi zaman belki de hâşâ nefret etmiş, haksızlık yaptığını düşünmüşüzdür. En ufak bir yanlış tutumun insanı ALLAH’a yakınlaştırmak yerine ne kadar uzaklaştırdığını kendi hayat tecrübelerimizden de bildiğimiz ispat olmuşken, bu konuda çocuklarımızı asla Allah’tan korkutmamak gerektiğini, tam tersine hep O’nu sevdirmek, O’nun bize güzel insan olmak için emrettiklerini anlatmakla başlayabiliriz. Hele “Cehennem” kavramını çocuğun soyut düşünme becerisi elde edene kadar asla ve asla telaffuz etmemeliyiz. Kötülüklerin ve kötü davranışların Allah tarafından istenilmeyen davranışlar olduğunu, bu şekilde insanlığa ne kadar zarar verdiğimiz anlatarak bu durumu tolere etmeliyiz.

Çocuklarımızı eğitirken nasıl ki cezacı anne baba profilinden şiddetle kaçıyorsak ve asla bu şekilde bir şey  öğretemeyeceğiz aşikarsa bunu din eğitimi verirken de yapmalıyız. Çocukların küçük yaşta edindikleri korkuların ileriki dönemde açtığı yaraları din ile bağdaştırırsak belki de hiçbir zaman dine karşı sıcak bir bakış açısı yakalaması mümkün olmayacaktır.

Bir de yazarın da değindiği gibi, ailede sağlam bir anne-baba ilişkisi olan çocukların dini eğitim ve “ALLAH” inancı da o derece sağlam oluyor gerçekten. Çünkü anne babasına sorunsuz bir sevgi ve güven duyan çocuk, ALLAH’a da aynı sevgi ve güveni duyuyor.

Ailelerin yaptıkları hatalar

Peki ya biz ailelerin düzeltmesi gereken noktalar neler? Çocuklarımıza gösterdiğimiz din ve ahlak eğitimini kendi yaşantımızda da gösteriyor muyuz? Göstermiyorsak neler oluyor ? Bu soruların cevabını da vermiş yazar:

Bir anne kapıya gelen komşusunu baştan savmak için, kapıyı çocuğa açtırır ve “Annem evde yok!” dedirtirse; kendi eliyle çocuğun yalan söylemesine çanak tutmuş olur.

İşte asıl mesele önce kendimizi düzeltmekten, söylediklerimizle davranışlarımızın tutarlı olmasından geçmiyor mu? Çocuklarımızı hangi konuda eğitirsek eğitelim bu kaide her zaman geçerliyken, din eğitiminde de neden geçerli olmasın. Acaba bizler neden çocuklarımızı eğitmek istediğimiz gibi bireyler olmadığımız halde bunları onlardan bekliyoruz? Çünkü klişeleşmiş bir din duygumuz ve eğitimimiz var.

Türkiye’de din eğitiminin bu kıstaslar dikkate alınarak verilmesi epeyce zor ama imkansız değil. Bu kaleyi yıkmak, aileleri bilinçlendirmek, onlara örnek teşkil edecek din eğitimini göstermek adına bizler de kendi çocuklarımıza verdiğimiz din eğitimiyle işe başlayıp, neyin nasıl yapılması gerektiğini ancak bu şekilde anlatabilir ve öğretebiliriz. Ne kadar sağlıklı aile ve sağlıklı din eğitimi o kadar düzgün bir dindar nesil…

Hangi yaşta başlanmalı?

Yazar çocukların din eğitimindeki yaşlarına uygun evresel dönemleri anlatırken yaklaşık 10 yaşından sonra çocukların bağımsız ahlak devresine girdiğini anlatıyor. Soyut kavrama yeteneğinin de bundan sonra geliştiğini varsayarsak, soyut cevaplarımızı bu yaştan sonra anlaması oldukça kolaylaşacaktır. Bu demek değildir ki din eğitimi bu yaştan sonra başlamalı.

Peygamberimizin de hadislerinden yola çıkarak çoğunluk din alimlerinin din eğitimine başlama yaşı olarak gördükleri zaman dilimi 4 yıl 4 ay 4 gündür. Bundan sonra yavaş ve temkinli bir şekilde, ahlak eğitimiyle beraber din eğitiminin verilmesi gerekir. 4-10 yaş arası veremeyeceğiniz oldukça fazla soru olacağından, bu soruları korkutmadan, çocuğun duygusal ve zihinsel durumuna uygun olarak vermek gerekiyor. Kur’an öğretme yaşını bu zaman diliminden ortalarsak yaklaşık 5 yaş olarak görebiliriz. Eminim ki bu yaştan sonra çok daha kolay öğrenecek ve hafızasında tutacaktır. 10 yaşından sonra “ALLAH” la ilgili ayrıntılı bir açıklamaya, ibadetlerle ilgili uygulamalara geçebiliriz. Yalnız unutmayalım bu ince noktada, çizgiyi aşmamak ve çocuklarımızı “din” konusunda kaybetmemek için çok fazla çaba sarfetmemiz gerektiği bir aşikar.

Çocuklarımız soyutsal zekaları belirginleşene kadar “ALLAH”ı bizimle eşdeğer güderek “Allah seni çok seviyor” desek de “yaramazlık yapınca da sever mi?” türünden soruları fazlaca soracaktır. “Ben seni yaramazlık yaptığında özür dileyince nasıl affediyorsam Allah da affedecektir, yeter ki sen de benden özür dilediğin gibi Allah’tan da özür dile” diyerek çocukların hem Allah’ı sevmesini hem de O’ndan korkmasını engellediğimizin farkında mısınız? Bu gibi örnekler eminim ki çocuklarımızın yaşantısında büyük yer kaplayacak, duygusal dünyalarını zedelemeden “Allah sevgisi”ne erişeceklerdir. Her zaman güleryüzle, sabırla, çocuklarımızın bu konudaki  cevap verilemez sorularını onların dilinden cevaplamaya çalışarak gönüllerine bir nur indirip, aslolan Allah aşkını  ateşlendirebiliriz.

Bunun yanında din eğitimini verirken çocuklarımızı sosyal yaşamdan soyutlamak, onların yaşamsal sınırlarını zorlamak şartıyla bunları yapmamalıyız. “Din” eğitimi vermeli ama bunun yaşanan dünyayı görmelerine ve ondan uzaklaşmalarına vesile olmamasına oldukça dikkat etmeliyiz. “Din” insanlar için gelmiştir, fakat Peygamberimiz bile “ALLAH’ın rasulü olduğu halde dünyadan uzak yaşamamış, aksine “din” ile “dünya” hayatının nasıl sentezlenebileceğini bizlere hadislerinde göstermiştir.

Velhasılı kelam, kitap bende olumlu etkiler bıraktı, tekrar düşünmemi, nerelerde hangi hataları yapabileceğimi ve bu hatalardan nasıl dönebileceğimi hatırlattı. Bundan sonraki aşamada pedagog dilinden dinlediklerime ek olarak din psikolojisiyle ilgilenen ilahiyatçılarımızın da bu konuyla ilgili yazmış oldukları kitaplardan edinebilirsem bir de onların bakış açısıyla bu konuya değinmek isterim.

Ayşegül Uysal

1982 Giresun doğumlu. İşetme mezunu, tipik bir Karadeniz kadını. Çocuklarının olacağını öğrendikten sonra tam bir ar-ge elemanına dönüşüp, araştırma-uygulama-sonuçlandırma üçgeniyle boğuşmaya başlayan, çocuklar için “daha iyisi ne olabilir” e takık, üretmeyi, yazmayı, okumayı, yeni yerler ve yeni insanlar görmeyi seven, deli-dolu , çalışan bir anne. En hassas konu çocuklar… STK faaliyetleri içerisinde… 3 çocuklu bir hayatın dezavantajlarını avantaja dönüştürmeye çalışmakla meşgul.
Çocuklarına bırakabileceği her ne varsa onun peşinden koşturmaya hazır. Hayatımı çocuklardan önce ve sonra diye ayırsam, onların var olduğu kısımda yeniden doğduğum aşikar..

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız