Anı Eğitim Gülüş'ün Köşesi

Çok önemli bir ders saati: Boş saat

O gün yaptıklarım, daha doğrusu yapmadıklarım, bir büyük uyanışın başlangıcı oldu.

Kim bilir nasıl başarmıştım o gün okuldan kaytarmayı. Brüksel’deki lisem, Türkiye’de bildiğiniz hiçbir liseye benzemiyordu. Türkiye’de lise 3’te öğretilen 7 saatlik matematik müfredatı, Belçika’da aynı sınıflara verilen 3 saatlik “hafif” matematik müfredatına denk geliyordu! Bir arkadaşımın defteriyle kıyaslama yapınca anlamıştım bunu. Bu ağır ders yüküne bir de o zamanlar muzdarip olduğumu bilmediğim dikkat eksikliğim eklenince zaman bana asla yetmez, molalar da her zaman fazla gelirdi.
Belçika’nın en zor üç lisesinden biriydi benimki. Anneme bu okulun “altından kalkabilecek kadar zeki” bir çocuk olduğum söylenmişti ya, gururla sokuvermişti beni oraya. Kimse “Peki ama bu çocuğun mizacı, ihtiyacı buraya uygun mu?” diye sormayı akıl etmeyince, biz öğrenciler zekâmızın en üst sınırının kaldırabileceği, minimum oksijen tüketerek maksimum akademik başarı sağlayabileceğimiz ortamda buluveriyoruz kendimizi.

Lisede arkadaşlık yüzeysel seviyedeydi, sanki rakiptik birbirimize. Okula gelmeyenden doktor raporu istenirdi mutlaka. Ama o sabah, altından kalkmakta zorlandığım müfredattan bunalmış –laf gelişi değil, tıbbi anlamda bunalmış- bir öğrenci olarak, kendimi “hasta” ilan etmeyi başarmıştım. Nasılını hatırlayamıyorum, 30 yıl geçti aradan. Ama o gün yaptıklarım, daha doğrusu yapmadıklarım, bir büyük uyanışın başlangıcı oldu…

O sabah önümde bomboş, alabildiğine özgür, upuzun saatler vardı ve planım daha önce hiç yapmadığım bir şey yapmaktı: Hiçbir şey yapmamak! Ama hiçbir şey yaparken, başkalarının ne yaptığını görmek istiyordum.
Hayat, okula ya da işe gitmeyenler için nasıl geçiyordu?
Sokaklar, iş ve okul çıkış saatleri dışında neye benziyordu?

Heyecanla evden çıktım. Elimde ne çanta, ne dosya! Evimin önünden geçen yoldan yokuş aşağı, mahallemin işlek meydanına doğru ağır ağır yürüdüm. Sessiz evlerin, ıssız sokakların ruhunu dinliyordum. İşlek dediğim meydan, işlek değildi. Bir adam köpeğini dolaştırıyor, birkaç kadın ellerinde torbalarla aheste aheste alışveriş yapıyordu. Telaş, başka bir dünyaya ait bir kavramdı sanki. O an zihnimde, henüz ifade edemediğim ve tembellik zannettiğim bir fikrin tohumu yeşermeye başladı: Sabah dokuz-akşam altı çalışma yönteminin dışında bir yaşam vardı ve bu yaşam bana daha uygundu…

Kitapçıya girdim. Şimdi istersem saatlerce okuma yapabilirim, değil mi? O halde kontrolü içgüdülerime, keyfime bıraktım. Ayaklarım önce romanlara doğru ilerledi. Anladım ki okul dayatmasa bile romanlara ilgim varmış… Ama fazla durmadan biyografiler bölümüne geçtim. Demek ki gerçek anlatılara daha da fazla ilgim varmış… Keyfim, Marilyn Monroe’nun başkan Kennedy ile ilişkisini anlatan bir kitaba çok ilgi gösterdi, o kadar ki almaya karar verdim. Sonra Leonard Cohen’in şiir kitabına yapıştı kaldı. Onu da attım sepete. Derken aklım devreye girdi, bana ihtiyacım olan birkaç kırtasiye malzemesini hatırlattı. Onları da edindikten sonra keyfime sordum, şimdi ne ister? Dergiler bölümüne sürükledi beni. Ve işte orada siz deyin bir, ben diyeyim yarım saatimi harcadım. Kadın dergileri, magazin dergileri, haftalık aktüalite dergileri, felsefe dergileri… Sayfaları kokluyor, kağıtları mıncıklıyor, mizanpajları hafızama kaydediyordum. Sonunda “Burada bu kadar vakit harcadıysam, dergi işi benim ilgi alanım olmalı!” dedim kendi kendime.

Dergicilik benim ilgi alanımmış. Bunu o gün, okuldan kaytardığım için, resmen sisteme karşı gelerek öğrendim! Okulda öğretilenler elbette buna zemin hazırlamıştı, okumayı, durum analizi yapmayı öğretmişti; okulda yapılan mesleki eğilim testi yazıya ve insan ilişkilerine ilgim olduğu ortaya çıkarmıştı ama hiçbiri kendi kendime keşfetmem kadar etkili olmamıştı.

“Boş” zannettiğim, “rüzgar beni nereye götürürse” diye yola çıktığım, kimsenin yönlendirmediği o iki saat içinde ben, geleceğime yön vermiştim.

Sonraki yıllarda reklamcılık okumayı seçecek, metin yazarlığından sanat yönetmenliğine beni dergilerin içinde yaşatacak becerileri edinecektim.

20 yıldır “Bir sihirli dilek hakkın olsa, ne isterdin?” sorusuna cevabım değişmiyor: Kendi dergimi çıkarmak. Son yıllarda medya işlerinin sıkıntıda olması beni defalarca yolumdan döndürdüyse de yaptığım işler hep aynı çevrede dolanıyor. O “boş” saatler bana hayalimi keşfettirdi.

Bir insanın hayatta ne istediğini bilmesi gibisi yok! Neye evet, neye hayır diyeceğini bilmesi, çevresel şartlar zor dahi olsa hayallerine en yakın duracağı pozisyonu bulabilmesi için şart.

Geçtiğimiz yaz çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşımla tatil yaptım. Bir ara bana hayranlık duyduğunu söyledi, nedeni de şuymuş: “Senin bir tutkun var. İşini tutkuyla yapıyorsun, ne istediğini biliyor ve bu uğurda aşkla çalışıyorsun”. O böyle deyince fark ettim ki “çok çabalayıp az karşılık alıyorum” diye yakınsam da, yaptığım işten aldığım zevki başka hiçbir işten alamazdım. Kısa vadede dünyanın en sabırsız kişisi bile olsam, uzun vadede sabır taşı gibi işimin başında durabiliyordum. Çünkü işimi seviyordum.

Bu devirde bir anlayış sorunu varsa, o da budur: “Ya hep, ya hiç” mantığı ile YA çocukları eğitim müfredatına boğuyoruz, YA DA onları okuldan atıyoruz (veya velileri olarak baştan okula göndermemeyi seçiyoruz). Oysa bir denge kurmak mümkün olmalı.

Akademik başarıdan ilerisini düşünemeyen, müfredat ve ödev odaklı okullar avuçlarını yalayabilirler. Ben çocuklarımı okula gönderecek fakat onlara boş saatler bırakmaya da özen göstereceğim.

Gülüş Türkmen

Yazar, müzisyen, iletişim danışmanı.
www.gulusturkmen.com

Yorum Ekle

Yorum yapmak için tıklayınız