Kategorisiz Özel Günler Yetişkin Psikolojisi

Babasız kızlar kulübü

Kulübe üye olmuştum artık. Önceden tanıdığın ama hiç de üstüne konduramadığın birisi çıkıyordu karşına. Meğer ne kalabalık bir toplulukmuşuz biz!

human-753172_640Kalabalığın yaslı gözlerinden, karanlığa ve yalnızlığa kaçtığım soğuk odada böyle başlıyordu okuduğum bir mail. Kederimin üzerini örtmeye çalışırken; ölümü, tüm gerçekliğiyle anlatan bir yazıya, içimi dökmüştüm. Güzel bir kalpse karşılık vermişti bana, ‘kulübümüze hoş geldiniz.’

Hoşbulmuş, gönderdiği şarkıyı dinleyerek biraz daha ağlamıştım hepi topu. İçimde yanan bir ateş vardı bile diyemiyorum şimdi, çünkü yanan her yanımdı.

Yalnız olmadığını bilmesi insanın, asırlar boyu birilerinin annesini ya da babasını “beka alemine” uğurlaması rahatlatıcıydı. Ölüm, olağandı. Ama en net olan şey bilinen hiçbir şeyin acıyı hafifletmeye yetmeyişiydi.

Her kulübün belli kabul şartları vardır ya; bu kulübe girebilmek için; içinin bir yarısının senden koparılmış olması şarttı. Gözyaşlarının sıcaklığını hissetmenin, kendi kabuğuna çekilmenin, karanlığı daha çok sevmenin şart olması gibi.

Şiddetli öfke nöbetleri geçirmek vardı bir de şartlar arasında. Başın sağolsun diyen hüzünlü bir sese bağırmak istemek, asıl senin başın sağolsun(!) gibi anlamsız bir gönderme yapmak istemek de vardı. İsyan etmekle teslim olmak arasında durmadan gidip gelmek de vardı…

Günlerin daha önce hiç fark etmediğin kadar uzun olması, akşamın çökmesiyle birlikte kabri düşlemeye başlamak da vardı. Uzun ve dar, toprakla dolu o küçücük yerde çürümeye başlayan cesedi düşünmek, o tonton ellerden tutup nasıl yürüdüğünü hatırlamak da vardı.

Acının, derini yüze yüze içine işlemesi, damarlarından zift gibi birşeyin akması gibiydi. Hastaneden gelen kıyafetinin cebinden çıkan bayram şekerine, paralara, mendile sarılarak çığlıklar atmak, sonra susup öylece bakmak da vardı geride kalanlara.

Henüz dün giydiği mont, balkonda sigara içtiği sandalyesi, başından eksiltmediği şapkası, bulmacaları ve atmaya hiç kıyamadığı bozuk kalemleri birer birer saplanmalıydı kalbine. Kalp deyince aklına artık ‘kaybetmek’ gelmeliydi. Hep orada öylece duracağından emin olduğun sevdiğini, apansız gelen bir krizle yitirmek gelmeliydi.

Durmadan bir boşluğa yuvarlanmak ve bu boşluğun sonunun hiç gelmemesi gibiydi ölüm. Soğuktu, acıyla doluydu ve karanlıktı. Teselli eden kimse o boşluğu geçip de sana dokunamıyordu. Sesler, yüzler hep bir sis perdesinin arkasında gibiydi. Aklın, bilginin bu kadar aciz ve anlamsız kaldığı başka bir an daha var mıydı?…

Kulübe üye olmuştum artık. Bundan sonra diğer üyelerle tanışmak vardı sırada. Önceden tanıdığın ama hiç de üstüne konduramadığın birisi çıkıyordu karşına ve “aa sen de mi?” diye şaşıveriyordun. Meğer ne kalabalık bir toplulukmuşuz biz, diyerek…

“Hepimiz o acıyı yaşadık kızım, alışıyorsun zamanla” diyen kıdemli üyelere “ne kadar sürecek peki?” diye çaresizce sorabiliyordun. Onlarsa alışılanın acı olduğunu, acının hiç dinmeyeceğini, sadece bu acıyla da yaşanabileceğini söylüyorlardı.

Kulübü sevmemiştim. Bütün bunların kötü bir rüyanın izdüşümleri olduğunu düşünmek ve bıraktığım hayata dönmek istiyordum. Reddetmek, inkar etmek benim yaşadığımı yaşayan herkese yakışırdı. Halen orada, aradığımda telefonun ucunda olacağını düşünmenin; “n’apayım kızım? televizyon seyrediyordum” diyeceğini bilmenin ne zararı vardı?

Her bakışında gözlerinde damlalar biriktiren, güldüren, mutlu eden, onu göklere çıkaran torunu için de bu en iyisi olmalıydı. Bir sabah uyandığında annesinin başka bir şehre gittiğini duyduğunda susmakla yetinip, hüznünü hastalığıyla dışa vuran minik kuzu da hak etmiyordu kedere boğulmayı.

Büyük hayaller ve heyecanlarla başladığım okulun ikinci haftasında nasıl da zor bir sınava tutulmuştum. Henüz derslere alışıyor, ev-çocuk-okul üçgeninde bir yer bulmaya çalışıyordum oysa… Zor sanıyordum hayatı, sahip olduklarımın farkında olmadan.

Koşarak uzaklaştım hakikatten. Gücümün yettiği son ana kadar durmadan koştum. Görenler beni iyi sanıyordu. İronik olansa dert anlatmaya bile başlamasıydı eşin dostun. O kadar mı güçlüydüm? Teselli mi verecektim?

Belki de beni benden iyi tanıyordu herkes. Her sabah başımın tam üzerinde duran bir kayaya çarpar gibi uyanıyor da olsam, gerçek tazecik dikiliyor da olsa karşımda, deniyordum. Ve zaman, şifa yalnız bendedir diyerek sararken yaramı, durulmaya başlıyordum.

“Şimdi susuyorum; çünkü konuşmak anlamsız, ama seni anlıyorum ve yanındayım” demişti bir arkadaşım ve eklemişti, “biliyorsun, o ahirete doğdu”. Evet ölümün başka ve sonu olmayan bir aleme doğuş olduğunu biliyordum. Ama galiba çektiğim acının sebebi, kendi kaybımdı…

Taziyeye gelen herkesin iyilikle andığı, cenazesini kıldıran hocaefendinin de ‘mütevazı, kadirşinas, hatırnaz bir kardeşimizdi” dediği, beni bir kez olsun kırmadı diyen bir dolu insanın şahitlik ettiği babacığımın huzur içerisinde olduğuna inanıyordum. Cennette kavuşacağımız, bir daha ayrılığın ve kederin olmadığı sonsuz hayatta buluşacağımızı biliyordum.

Zor olan geride kalmaktı. Anılarla ve gidişin bıraktığı büyük boşlukla baş etmeye çalışmaktı. Anneannen geliyor dediğimde oğlumun;  “ya dedem?” diye soruşuna yutkunmadan cevap vermeye çalışmaktı. Yaşamaktı zor olan…

Zor olan, bu akşam gelen annemi karşılamaya gitmek havaalanına. Elinde bavulla usul usul yürüyen babacım olmadan onu alıp getirmek, rahat ederler diye düşleyerek hazırladığım odaya. Yeni evimizde babamın ayrı bir odası olacak, televizyon da izler, sigara da içer rahatça terasta dediğim o eve, rüyalarımda defalarca konuk ettiğim babacığımı getiremeyecek olmak…

Zor, gerçekten zor.

Bu yazı Alternatif Anne’de ilk 26 Aralık 2012 tarihinde yayımlanmıştır.

Psk. R. Berin Tuncel

Psk. R. Berin Tuncel

Lisans eğitimimi 2006 yılında tamamladım. Annelik süreciyle birlikte iç dünyama yöneldim. Montessori Felsefesi eğitimleri aldım. Dr. Maria Montessori’nin “annenin yapması gereken eşlik etmektir” düşüncesini benimsedim. Bu süreç beni psiko-analiz ile tanıştırdı. Batılı psikoloji kuramlarının annelik psikolojisini anlamak ve anlatmakta yetersiz olduğunu hissederek, Nefs Psikolojisi ekolünün kurucusu Psikiyatrist Dr. Mustafa Merter ile öğrenim analizine başladım.

Öğrenim analizine paralel olarak 2012 yılında Üsküdar Üniversitesinde Klinik Psikoloji master programına başlayarak 2014 yılında mezun oldum. Master tezimi nöropsikoloji alanında yazarak beyin-davranış ilişkisi alanında yetkinlik kazandım ve insanın zihin-beden-ruh bütünselliğine yoğunlaştım.

Mustafa Merter ile başladığım öğrenim analizini 2015 yılında tamamlayarak bu alanda yetkili terapist ve rüya analisti oldum. Nefs Psikolojisi eğitimim sırasında grup terapi ve sanat terapisi eğitimleri aldım. Bu alanda uygulama yapma yetkinliği kazandım.

Son dönemde Annelik ve Nefs Psikolojisi üzerine temellenen kitabımı yazıyorum. Aynı zamanda Kadınlık Psikolojisi alanına da yoğunlaşıyor, 2015 Haziran ayından bu yana Aysha kadın dergisinde köşe yazarlığı yapıyorum.

İki çocuk annesi olarak, her çocukla bir de annenin doğduğuna inanıyor ve kadınları güçlerinin asıl kaynağı olan iç dünyalarına, sezgisel fıtratlarını keşfetmeye davet ediyorum.

6 Yorum Var

Yorum yapmak için tıklayınız

*

En Popüler İçerikler

Alternatif Yazarlar

Gülüş Türkmen
Gülüş Türkmen
Aslı Demirörs Ağtaş
Aslı Demirörs Ağtaş
Gözde Erserçe Özateşler
Gözde Erserçe Özateşler
Deniz Sütlü Özgül
Deniz Sütlü Özgül
Ayşegül Uysal
Ayşegül Uysal
Özdemir Hiçdurmaz
Özdemir Hiçdurmaz
Özge Çakıcı Songür
Özge Çakıcı Songür
Meftun Kocakaya
Meftun Kocakaya
Tuba Tayfun Kayalarlı
Tuba Tayfun Kayalarlı
Zeynep Domaniç
Zeynep Domaniç
Tümünü Gör

Güvenilir Uzmanlar

Uzm. Dyt. Orçun Kürüm
Uzm. Dyt. Orçun Kürüm
Uzm Dr. Defne Eraslan
Uzm Dr. Defne Eraslan
Uzm. Psk. Aylin Karabağ Sılığ
Uzm. Psk. Aylin Karabağ Sılığ
Eğt. Uzm. Dr. Elif Kalkan
Eğt. Uzm. Dr. Elif Kalkan
Psk. R. Berin Tuncel
Psk. R. Berin Tuncel
Uzm. Psk. Elçin Gündoğdu Aktürk
Uzm. Psk. Elçin Gündoğdu Aktürk
Uzm. Klinik Psk. Yasemin Meriç Kazdal
Uzm. Klinik Psk. Yasemin Meriç Kazdal
Uzm.Ped. Belgin Temur
Uzm.Ped. Belgin Temur
Funda Kale Yıldırım
Funda Kale Yıldırım
Tümünü Gör